Translate

9 Ocak 2026 Cuma

Elde Kalan Ankara

Bir Arunta kabilesi olan Achilpaların geleneklerine göre, tanrısal varlık Numbakula, efsanevi zamanda, gelecekte onların olacak toprakları ‘evrenselleştirmiş’, onların Ata’larını yaratmış ve kurumlarını ihdas etmiştir. Numbakula bir sakız ağacının gövdesinden kutsal direği yapmış ve onu kanla birleştirdikten sonra, bu direğin üstüne çıkmış ve gökyüzünde kaybolmuştur. … [d]irek kozmik bir ekseni temsil etmektedir, çünkü toprak bunun etrafında oturulabilir hale gelmekte, bir ‘dünya’ haline dönüşmektedir. Kutsal direğin oldukça önemli ayinsel işlevi işte bundan kaynaklanmaktadır.
Achilpalar Mircae Eliade, Kutsal ve Dindışı

Tunalı Hilmi ve Kuğulu Park’ı yalnızca bir mekân ya da cadde olarak değil, bir muhit olarak düşünelim. Tunalı’nın Kennedy ile kesiştiği noktadan aşağıya sallandığımızda, önce Büklüm, ardından Bestekar ardından da Tunus caddeleri gelir. Çankaya Doğan Taşdelen Kültür Merkezi’nin önünü kesen Mustafa Kemal Bulvarı’nı karşıya atladığımızda eski Amerikan konsolosluğunun olduğu sokağa gireriz.ANAP döneminden kaldığını tahmin ettiğimiz Petek Apartmanı’nın köşesinden Meclis duvarını sağımıza alıp yukarı doğru yürüdüğümüzde Kavaklıdere’nin eteklerindeki sokaklara geliriz, Güvenlik, Kuzgun, Meneviş… Meclis duvarını sağımızda bu sokakları solumuzda tutarak Hoşdere Caddesi’ne çıkarız ve aşağıya sallanırsak Meclis’in Komutanlıklar tarafındaki duvarına kadar yürürüz. Böylelikle, Tunalı ile Kennedy’nin kesişiminden başlayan hat bir sınır olarak Meclis duvarının Komutanlıklar tarafındaki köşede sona erer. Bu sınırın üst sınırı ise Çankaya Köşkü’nün Ayrancı tarafındaki duvardır ve neredeyse Tunalı tarafında çizdiğimiz sınırın simetrisi olarak bölgeyi kat eder.

Bu üst ve alt güzergahın sol tarafındaki sınır Esat’ın aşağılarındaki Bülbülderesi hattıyla, sağdaki sınır ise Dikmen’in şimdilerde Polis tesisleri olmuş olan dereleriyle çizilir.

Tunalı, Büklüm, Bestekar, Cinnah, Farabi, Şili Meydan, Seğmenler, Kuğulu Park, Bülten sokak, Kuzgun, Meneviş, GOP, Güvenlik, Yaylagül, Kunanbay, Billur… bu sınırların içinde kalır. Ve tüm bu muhite kabaca eğlenen, hâlâ eğlenebilen Ankara diyebiliriz. Bohemlerin, flanörlerin, meraklıların, tuhafların, dövmelilerin, dövmecilerin, yayaların ve yayarak yaşayanların Ankara’sı.

Burada yoğunluklu olarak orta sınıflar olmak üzere, marjlarda daha yoksullar (örneğin öğrenciler) ve daha tuzukurular da otururlar. Tüm bu sınıfsal katmanları belirli bir çizgide hizalayan şey, çizdiğimiz sınırların yaşam tarzının eğlence ile birlikte düşünülmesidir.

Buranın eğlencesi öncelikle, Angaralı değildir, yeni nesil meyhanelerde sahneye dansözler ve çengiler çıkar ama Amsterdam-vari bir ambiyansıyla mutenalaştırılmış sahnelerdir buralar. Eğlence mekânı semtin komşusudur ve semtin sakinleri de eğlenmek için ayrıca bir mekâna ihtiyaç duymayabilirler, eğlence kapıda ve sokaktadır. Dolayısıyla burada eğlence Angaralı olmadığı gibi illaki piyasalaşmak zorunda da değildir (örneğin her sandalyesi piyasa tarafından teslim alınmış İstiklal-Beyoğlu’nu düşünelim). Yeni nesil meyhaneler, nostaljik meyhaneler, ağır başlı meyhaneler, publar, cafeler, lokantalar, dürümcüler, nevzuhur Uzakdoğu mutfağı ve elbette kendi imkânlarıyla müzik yapan (dijital ya da canlı) ve bir evin istinat duvarında piizlenen gençler… Üstelik günün ya da gecenin herhangi bir saatinde, bir bakış, bir söz ile taciz edilmeden piizlenebilen gençler.

Bu Ankara’nın meşhur tabelasını da muhtemelen bu piizci, sinyalcı gençler meşhur etmişlerdir.

Çünkü bu tabela, benim piiz sokağı dediğim, kısa bir süre önce taşınmadan üç yıl yaşadığım Büklüm’ün Kennedy Sokağı ikiye böldükten sonra Kızılay tarafında değil de Tunalı tarafında kalan parçasının hemen altındadır.

Alkollü mekânlar, Bestekar ve Tunus’ta yoğunlaşır ama piiz Büklüm’de, Bülten’de ve yer yer Tunus’ta yoğunlaşır. Geç vakitlere kadar içen gençler, tükettikleri şişeleri ve plastik bardaklarını, istinat duvarlarının üzerine muhtemelen ‘bak abijim bu bardağı şişeyi usturuplu bir şekilde dizebiliyorum, öyleyse sarhoş değilim’ diyerek koymuşlar ve alkolizmin en büyük ritüeli olan sarhoş değilim performansını icra etmişler gibidir. İşte bu piiz muhabbetleri, Büklüm ile tabelanın kesiştiği binanın önünden başlayarak içeriye doğru büyür gider, ki bu sokaklar aynı zamanda bütün binaların grafiti tarafından teslim alındığı sokaklardır.

Dolayısıyla, bu tabelanın meşhur olması ve muhtemelen bu piizci, sinyalci, dalgacı, bohem, tuhaf, neşeli gençler tarafından meşhur edilmiş olması hiç şaşırtıcı değil. Tabela artık, bir sosyal medya fenomeni ve ona asılmak bir ritüel, fakat neden? Ya da o tabela henüz bir tabula rasa iken ona asılıp fotoğraf çektiren ve o fotoğrafı viral kılan duygulanım ne olabilir?

Bence burası, işte yazının en başında anlatmaya çalıştığım eğlenen Ankara ile Angara arasındaki fark ve bu tabela bu farkın sınır taşı.

Benim hatırlayabildiğim kadarıyla eskiden eğlencenin anlamı ve içeriği farklı olmakla birlikte, şimdi Tunalı civarını mesken tutmuş (yaklaşık) orta sınıflar için eğlence Sakarya’dan ve spesifik olarak da SGK işhanındaki türkü barlardan başlardı. Karanfil, Yüksel daha kültür merkezli olmak üzere, kafelerin yeme içme mekânlarının, Ankaralı okur-yazarların, orta sınıfların boş zaman mekânlarıydı. Onlarca kitapçı, kafe, sağda solda şunu bunu tartışanlar, Yüksel’de eylem yapmaya çalışanlar… Tüm bu temaşa içerisinde Olgunlar Sokağı bir tür son durak gibi hem sahafları hem de dürümcüleriyle kollarını açmış beklerdi ve o yılların orta-sınıfları için eğlencenin ve kültürlenmenin sınırları SGK işhanında başlar, Olgunlar’da biterdi, Tunalı henüz yalnızca tuzukuruların yaşadığı, meclise arkabahçe  bir yerdi.

AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte, değişen her şey gibi Ankara da değişti, Angara hapsedildiği Hacıbayram-Ulus civarından yavaş yavaş yukarıya yürüdü, yürüyor. Sakarya caddesi meyhane görünümlü pavyonlar tarafından ele geçirilmiş durumda, Yüksel-Karanfil ise hadi terör demeyelim ama bir yanda ASPAVA diğer yanda güya kültür markalarının endüstriyel yeme içme mekânlarının kolonizasyonuna teslim olmuş durumda, Olgunlar’da hâlâ birkaç iyi sahaf var ama kahir ekseriyeti, test-ders kitabı ve (Chat gpt bile değil) Google’a yazdırılmış ‘Reis Çatlı’ türü komplo bestsellerları tarafından teslim alınmış durumda. Mülkiyeliler gibi bir şekilde kurumsallık kazanmış ve yıllara rağmen varlığını sürdürübilen birkaç nostaljik mekân hariç, Kennedy’nin Kızılay tarafından aşağıya doğru eğlence ve boş zaman anlayışı tümüyle değişmiş durumda. Özellikle, her sokağa birer ikişer serpiştirilmiş gece kulübü adıyla faaliyet gösteren pavyonlar, onlara bitişik ‘güzellik merkezleri’ onlara bitişik ‘dürümcü’ (fedailerin tespih sallayıp zaman öldürüp, sokağı kestikleri) ve gene buralara hizmet veren ‘pansiyonlar’ ve bu mekânları tamamlayan iskambil masalı kahvehaneler… Kızılay’dan Kennedy’ye kadar bütün semtin çehresini dönüştürmüş durumda.

Dolayısıyla ben burada olan şeyin bir sınır belirlemesi, bir sınır işaretlemesi olduğunu düşünüyorum. Belirli bir beden formuyla, artık sitilize olmuş hareketlerle, (eğlenen, eğlenebilen) Ankara’da yaşayanlar, kendi bedenlerini sınırın karşısında, Hacı Bayram-Ulus’tan Kennedy’ye karşı girdiği her sokağı pavyonlaştırmış, zombileştirmiş Angara’ya karşı, karabüyüyü bozacak, zombilerin yürüyüşünü durduracak bir muska gibi gösteriyorlar.

Toprağın verimini berekete dönüştüremeyen öfkenin kamışa dönüşmesi gibi, gençler de ağaçları keserek, toprağı betona boğarak yürüyen Angara’ya karşı (muhayyel çocuklukta ağaçlara tırmandıkları gibi) ağaçlara tırmanarak, kentin ortasında bir cangıl değilse bile birkaç ağaç arzu ettiklerini ima ediyorlar (Ama belediyemiz elbette bunu yanlış yorumlayıp, papağan tüneğine benzer bir barfiks direği dikecekti, teessüfler Çankaya Belediyesi)…Bülten’de, Büklüm’de, Güniz’de kalmış birkaç ağacın dalından, elma erik yiyebilme ihtimalini, yağmur yağdığında osuruk ağacı da olsa tabiat kokma ihtimalini takdis ediyorlar...  

Biraz daha antropolojik bakmak gerekirse, aslında karşı karşıya olduğumuz şey bir tabela değil bir totem; mekânı kutsallaştırmaya yarayan, sınırı çizmeye yarayan, dünyanın merkezini belirleyip o merkezden gökyüzüne uzanmayan çalışanlar için bir dünya direği, axis mundi, bir kayın ağacı, bir sakız ağacı.

Buradan devam edersek, neden o tabela kırılıyor, sökülüyor, gençler dövme yaptırıyorlar ve tabelanın parçalarını yanlarında götürüyorlar? Çankaya Belediyemizin göremediğini Achilpalar bize söylüyor:

Achilpalar yolculukları sırasında bu direği beraberlerinde götürmekte ve izlenecek yönü onun eğimine göre seçmektedirler. Bu durum onlara ‘dünyalarında’ olmaya ara vermeksizin ve aynı zamanda, Numbakula’nın içinde kaybolduğu gökyüzüyle iletişimi kesmeksizin, sürekli olarak yer değiştirmelerine izin vermektedir. Eğer direk kırılırsa, bu bir felakettir; bir cins ‘dünyanın sonu’, Kaos’a geri dönmedir. Spencer ve Gillen, bir efsaneye göre direğin kırılmasıyla kabilenin tümünün korkunç bir endişeye düştüğünü kaydetmektedirler: Kabile üyeleri bir süre başıboş dolaştıktan sonra, yere oturmuşlar ve kendilerini ölüme terk etmişlerdir.

Mircae Eliade, Kutsal ve Dindışı

Osman Özarslan -Birikim

31 Aralık 2025 Çarşamba

Ego Tanrı Olduğuna İnanır



  Dünyada yaşayan her insan tanrı olduğu ve reddedildiği inancını taşır. Egonun ilk öğrendiği değişime dirençli bilgisi budur.
Karnı acıkan, çişi gelen, dokunulmak isteyen, üşüyüp –terlemeye sinirlenen ve hemen bunların giderilmesini ve bedensel rahatlığa kavuşmaya istekli bir bebek olarak dünyaya geldiğimizde, sadece egomuz (özben)* vardır.

Dünya ile ilk tanışıklığımızda algıladığımız kendi bedensel duyumlarımızdır. Bu duyumlardaki haz ve rahatsızlıkların giderilmesi ile hiç bilmediğimiz bir ortamda ilk bilişsel kavramlar oluşur. Bedensel ihtiyaçlarımıza hizmet eden insanların olduğunu anlamamız zaman almaz. O insanlar ki, her çağrımızda- bu çağrı genelde bağırarak ağlama şeklinde olur- istediklerimizi yerine getirirler. 
Bu koşullarda günden güne gelişirken, tanrı olduğumuz inancı yapılanmaya başlar. Her isteğimizi yerine getiren hizmetkarlarımız vardır, sadece istemek yeterlidir. Çevresel koşulları ayarlatırız. Sıcak yaz gününde pencereleri kapattırırız, banyo suyumuz tenimize uyan sıcaklıkta olmalıdır, istediğimizi yapmak için vardır bu kalabalık. Şüphesiz biz tanrıyızdır. Ben tanrıyımdır... 
Elbette kavramları bilmeyen bir bebek için tanrı olma düşüncesi şu şekilde nitelenebilir; Tek kural koyan- emir veren benim, çevremdekiler sadece benim dediklerimi yerine getiren varlıklar, çünkü ben farklı- özel ve önemliyim, ben tekim.

Henüz çevresindeki varlıkların türünü, görünümünü algılamayan bebek için geçen zamanla bazı detaylar değişmeye başlar. Çevresindeki varlık hizmetkarların şekillerini tanıyıp tam memnun olacakken, hizmetkar halkta küçük itaatsizlikler başlar. 
Ağlayışlarında her istediğini yapmadıkları gibi, bazı davranışlarına engel koyar, kulağa hoş gelmeyen tonda sesler çıkarmaya başlarlar. Ardından yemeğini vermeyi bırakıp, bu işi kendinin yapmasını isterler “Bunu tut buraya götür” diye bir şeyler söylerler, sonra çişini altına yapmaması için onu uzun bir yolda farklı yerlere götürürler, tüm bunlar zahmetli işlerdir ve bu konuda becerisi de yoktur, pek başarılı olamaz başlangıçta, siz yapın diye bağırmanın faydası da olmaz, hizmetkarlar direnirler. 
Bebek bu direnişe tam anlam biçecekken yeni isyanlara kalkar çevredeki emektarlar. “İstediğin her şeyi yapamazsın, yemeğini dökmeden ye, şimdi oyun vakti değil, hayır onu yiyemezsin” demeye başlarlar. 

Onlar kimdir ki her istediğini yaptırabilen, özel- farklı kendine isyana başlamışlardır... Açıkça tanrılarına isyana geçmişlerdir. Hemen yola gelmeleri gerekmektedir. Ego tanrılığını unutturmamak için ağlar bağırır, olmadı mı, düşmana dönüşen bu isyankarlara karşı değişik soğuk ve sıcak savaş taktikleri kullanır.
Kendini acındırma, küsme, sevgisini çekme, soğuk davranma... Her yol denenir bu zavallı halkı yola getirmek için... Fakat sonuç aynıdır, değişim olmaz

Bebeklikten ilk çocukluğa geçildiğinde korkunç gerçekle yüzleşilir, onun tanrı olduğu kabul edilmediği gibi tapanlar da azalmıştır. Yıllarla çevresel uyum, yaşam koşulları, davranışlar öğrenildikçe süperego (çevreye uyumlu özben), id (ben- kimlik) oluşur ve her biri aralarında dengelenir. Yaşam çevre içindeki rollerle anlam kazanmaya başlar.
Ancak kimlik edinmeye başlayan, sosyal çevreye uyumu anlayarak gelişen – erginleşen bireyde ilk edinilen bilgi, yani ego hep vardır. En kırılmış hali ile ve isyana hazır bir devrik kral gibi bilincin her köşesinde saklanmış olarak beklemektedir.
Sürekli “Ben tanrıydım, önemsemediler beni” der. Ve kendine tapılması için veya tapılmama kırgınlığı ile ilgili değişik senaryolar yazar...
Bu anlatım masalsı gibi gelse de, kişinin bilinç işleyişi böyledir. Ego kırgın bir tanrıdır, üzgündür, sinirlidir, insan en unuttuğunu sandığı anlarda bile, her an hakimiyeti ele geçirmeye çalışan bu yanını hep taşır;
- Bana bunu yapamazlar...
- Daha çok şeyi hak ediyorum...
- Onlar da kim ki...
- Ben herkesten farklıyım, anlaşılmıyorum...
- Bu insanlar ne kadar akılsız...
- Her şey benim olmalı...
Bu sözleri tüm dünya insanlarının egosu söyler. Ya da bir şeyler yapar- hisseder insanlar;

- Biri egosu ile kitleleri yok edip işkence yapabilir, güç bende demek için.
- Diğeri egosu ile herkesi dolandırabilir, en akıllı-zengin benim demek için.
- Bir başkası egosu ile iyi işi veya sevgilisi olan arkadaşını kıskanabilir.
- Diğer bir öteki çok sevdiği bir şeyi elde edememekten kırgınlık duyabilir.
Buradaki davranış dereceleri farklı görünse de, temelde yatan inanç aynıdır; Ben tanrıyım, benim olmalı hepsi...

Diğer yanda burada anlatılan ortalama bireyin gelişim portresidir, buna toplumsal- bireysel farklılıklar, gelenekler gibi detaylar eklendiğinde, durum daha da karmaşık bir hal alır. Konumlar, sokağa bırakılmış bir bebek, malikanede doğmuş bir bebek, Doğu Anadolu `da 7 kız çocuğun üstüne dünyaya gelen erkek bebek şeklinde çeşitlenirse tabii ki egodaki tanrı inancı düzeyinde farklılıklar olacaktır. En azından bu inanca duyulan güvenin yoğunluğu ve süresi açısından.
Ancak ortalama göz önüne alındığında, yaşamla ilk tanışıklıktaki ben tanrıyım inancını her birey farklı oranlarda taşıyacaktır, en zor koşuldaki örneğin terk edilmiş bir bebeği bile alıp sarılan, mama veren, altını değiştiren biri- birileri olacaktır. Çok az, az, çok, çok fazla da olsa...
Tüm bunlar dikkate alındığında dünyaya gelen insanın bedensel – zihinsel anlamdaki gelişim sürecinde tanrı olduğuna inanması ve sonra sen sıradansın denmesindeki kızgınlığı kadar doğal bir süreç olamaz gibi görünüyor.
İşte yaşam sürecinde insanlar ellerinden zorla alınan tanrısallığı göstermek için, egolarının yoğunluğu- oranı yönünde daima bir şeyler yaparlar. Kimi daha az, kimi daha göze batıcı, ama bunu her birey yapar. 
En pahalı markayı giymek, en yakışıklı erkek ya da kadın benim olacak demek, ardı ardına erkek çocuk doğurmak, yapılmayanları yapmak, para ile her şeyi satın almayı istemek, başka ülkeleri işgal etmek, yaptırır da yaptır ego... 
Şekli- yaşama yansıması- görüntüsel boyutu ne olursa olsun, gerçekte her bireyin yaptığı tek şey vardır “Unuttunuz ben farklı- özel ve güçlüyüm” deme güdüsü... 

Birbiri arasında okyanuslar kadar fark var gibi görünse de, bir komutana başka bir ülkeyi istila ettiren güdü ile erkek çocuğun önem taşıdığı bir yörede erkek çocuk doğurmayı isteyen kadının güdüsü aynı kaynaktan çıkmaktadır.
Ortada tek durum vardır, o başı boş kalmış kızgın, kırgın ego ya tüm hücrelere sızarak düşman gibi ortaya çıkmayı bekleyerek bir kasırgaya dönüşecek ya da kontrol altına alınıp durgun akan bir su olacaktır. Bu ise kişinin kimliği hakkında bilgi edinmesi, kişisel farkındalığın artması ile paralel gelişmektedir.

İşte egosuyla ilgilenenlerin yaptıkları o çılgın isyankarı ikna etmekten, durgun bir suya dönüştürmekten ibarettir... Ancak bunu uç boyutlara vardıranların da yaptıkları bir hata vardır. “ Egomu yok edeceğim” demek... Egonun tümden yok olması, insan bedeninin ölmesi ile mümkündür, çünkü o bedenin dünya ile tanışıklığı ile oluşan bir yapılanmadır. Bu nedenle ego ehlileştirilebilir, ama yok edilemez. Yontulan ego, yaşamda oluş biçimini yumuşak bir tavırla sergilerken, hiç törpülenmeyen ego illa her şey benim hakimiyetimde olacak diyebilir.
Sonuçta her birimizin tanrı olduğumuza inancımız sonsuzdur, sadece nasıl bir tanrı olunacağı hakkında kendini eğiten veya eğitmeyenler vardır ya da farkında olan ya da olmayanlar. Ego hep ister, hep başkalarından daha çok şeyi olması gerektiğine inanır, çünkü o diğerlerince unutulmuş bir tanrıdır ama kendi tanrı olduğunu hiç unutmaz...

Uzm.Psk.Bahar Turunç 

 

27 Aralık 2025 Cumartesi

Leyla Zana

Uzun ve çok zorlu bir politik hayatı oldu; kendisinden sonra yetişen Kürt kadın politikacılardan farklı olarak, yanında yöresinde başka kadınlar yoktu. “Kürt siyasetinin mor rengi”nden dem vurmaya biraz daha zaman vardı.

Leyla Zana’yı 6 Kasım 1991 günü çıkan “yemin krizi”yle bildik asıl. Siyah tayyörü, başında kırmızı yeşil-sarı örgüsüyle kürsüye çıktı, yeminini okudu, sonra dedi ki, “Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği adına ediyorum”. Bu cümleyi Kürtçe söyledi ve bütün o kravatlı erkekler topluluğunu delirtti! 1989’da Paris’te yapılan Kürt Konferansı’na katıldıkları için partiden ihraç edilen SHP milletvekilleri tarafından kurulan Halkın Emek Partisi, 1991 yılında SHP ile seçim ittifakı yapmış ve 18 milletvekiliyle meclise girmişti.

Leyla Zana’nın 12 Eylül darbesi sırasında Diyarbakır belediye başkanı olan Mehdi Zana’nın eşi olması dolayısıyla politikleştiği yolundaki kanaat, Kürt kadınlarına bakışı yansıtır: Ezik, cahil ve yoksul. Oysa Zana’nın seçildiği 1991 meclisinde kadın milletvekili oranı hepi topu %1,8’di zaten! Türk kadınlarının durumu da pek parlak değildi.

Leyla Zana, meclis kürsüsünde bu bakışı ters yüz etti. Yalnızca Kürtlerin değil, Türklerin gözünde de bir direniş sembolüne dönüştü. On yıllık hapishane döneminde iki kez Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi, 1995 yılında Avrupa Parlamentosu’nun verdiği Sakharov Düşünce Ödülü’nü aldı.

Uzun ve çok zorlu bir politik hayatı oldu; kendisinden sonra yetişen Kürt kadın politikacılardan farklı olarak, yanında yöresinde başka kadınlar yoktu. “Kürt siyasetinin mor rengi”nden dem vurmaya biraz daha zaman vardı.

Bu bakımdan Leyla Zana’nın hikâyesini daha büyük bir hikâyenin, Kürt kadın politikacıların hikâyesinin giriş noktalarından biri gibi düşünmek mümkün. Acıyla ve direnişle yoğrulmuş bir geleneğe doğup onu başka bir şeye dönüştürme hikâyesinin.

3 Mayıs 1961 günü doğdu, 14 yaşındayken kuzeniyle evlendirildi. 19 yaşında, biri kucağında biri karnında iki çocuklu bir kadındı, 12 Eylül darbesi oldu. Eşi Mehdi Zana, Diyarbakır belediye başkanıydı, tutuklandı ve 10 yıl hapis yattı. Leyla Zana bu süreçte okuma yazmayı öğrendi, ilkokulu, ortaokulu ve liseyi dışarıdan sınavlara girerek bitirdi. İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi kurucularından biriydi, Yeni Ülke gazetesinde gazetecilik yaptı. 1991’de milletvekili seçildiğinde, arkasında on yıllık bir politik tecrübe vardı. Tutuklu yakını tecrübesi, insan hakları mücadelesi tecrübesi, gazetecilik tecrübesi. JİTEM’in saldırılarına direnme vardı, Vedat Aydın cinayeti vardı. Kürsüde taktığı üç renkli örgüyü ona hediye eden Bismilli kadına verdiği söz vardı.

Kahramanın yolculuğu, başladığı yerde son bulur. Pek de hevesli olmadığı, zorunluluklar sebebiyle girdiği uzun yolda, değişir ve dönüşür. Evine döndüğünde, o artık başka biridir. Bu yolculuğu mümkün kılan, evdir. O sabit kalmalıdır ki kahramanın dönüşümünü anlayabilelim, yol haritasını izleyebilelim. Leyla Zana için böyle olmadı, yakılıp yıkılmış bir evden başladı, boşaltılmış bir köyde soluklandı. Efsanelerle, söylentilerle, dedikodularla karışmış bu hikâyenin aslını anlatma imkânı pek olmadı. Ama bir şey var, en başından beri tekrarladığı bir şey: O bu yolda yalnızca politik iklimi, Kürt kadınlarına dair imgeleri değiştirmekle kalmadı, kendini, “kendi küçük dünyasını” da alt üst etmeye cesaret etti.

İnsan düşünmeden edemiyor: Bu kahramanın evi, belki de anadiliydi. Başladığı ve döndüğü yer. (AB/TY)

Aksu Bora

Aksu Bora-Birikim
İletişim Yayınları/BiaMag                                   


Yukarı