Translate

6 Nisan 2026 Pazartesi

Sun'i Denge

Mahir Çayan yaşasaydı, iki hafta önce, 15 Mart günü, 80 yaşını bitirmiş olacaktı. Henüz 26 yaşındayken, 30 Mart 1972 günü, Kızıldere'de katledildi.


Dipnot Yayınevinin kısa süre önce yayımladığı Mahir Çayan Kitabı, anmak ve yeniden düşünmek için dolgun bir kaynak. Kitabın iki bölümü var. İlk bölüm, Çayan'ın Toplu Yazıları'nı bir araya getiriyor. “Mahir Çayan düşüncesi üzerine” başlıklı ikinci bölümde ise, Ertuğrul Kürkçü, Mahir Sayın, İlkay ve Necmi Demir, Abdullah Öcalan, Mahmut Memduh Uyan, Merih Cemal Taymaz, Işık Ergüden ve M. Ender Öndeş'in değerlendirme yazıları bulunuyor.

İkinci bölüm, adı üstünde, Çayan'ın düşüncesiyle, onun ideolojik mirasıyla meşgul olmak niyetiyle hazırlanmış. Bu düşünce 'kitinin' temel özelliklerinden biri, Mahmut Memduh Uyan'ın vurgusuna göre, “cür'et ve cesaret”tir, sadece eylemde değil akılda-fikirde de yaşa başa bakmadan, “diklemesine” gitmesidir. Bir başka temel özellik, Ender Öndeş'in vurgusuna göre, Mahir Çayan'ın düşünsel gelişime (yani yeniden düşünmeye, yani öğrenmeye, yani değişime) açıklığı...

***

Bir okur olarak kanaatim, kitaptaki yazıların poetik açıdan en güçlüsünün, Merih Cemal Taymaz'ınki olduğu. İçerik bakımından en ilgi çekici bulduğum ise, Işık Ergüden'in yazısı. Çünkü sun'i denge kavramına genişçe dokunuyor. Sun'i denge kavramının, en verimli, en kalıcı Çayan kavramı olduğunu ve hâlâ 'tüketilmemiş' olduğunu düşünüyorum.

Ergüden'in de dikkat çektiği gibi, ufak bir çeviri sakarlığı sayesinde doğmuş bir kavram bu aslında. Regis Debray önsözlü bir Che Guevara kitabında yer alan “kararsız/istikrarsız denge” kavramı, Türkçeye -Ergüden "hatalı" diyor, bence "sakar" diyebileceğimiz bir şekilde-, "sun’i denge" diye çevrilmiş. Çayan bu kavramı Guevara’nınkinden farklı olarak, salt askerî değil siyasî ve Işık Ergüden'in gayet isabetli tarifiyle “sosyo-psikolojik” bir kavrama dönüştürdü. Halkın “hem sistemden umudunu kesmiş hem sisteme bel bağlayan” çelişik veya ikili karakterine ışık tutan bir kavram...

Belki, Ernst Kantorowicz'in kralın iki bedenine nispet ettiği halkın iki bedeni kavramıyla beraber de düşünebiliriz bunu: Siyasal açıdan etkin demokratik bedenli halk ve siyasal açıdan "tamamen pasif," teba ruhlu halk...

Çayan’ın kısa ve özlü (aslında rüşeym halinde kalmış) sun'i denge kavramı, Türkiye’de halk nezdinde “kerim/baba devlet” imgesiyle “ceberrut devlet” imgesi arasında bir gerilim olduğunu varsayar. Devlet, hele kapitalizm koşullarında hiç de “kerim” değildir. Hegemonya kapasitesi, rıza üretim kabiliyeti (Çayan’ın kullanmadığı kavramlarla söylüyoruz) düşüktür. Bu nedenle, ancak küçük harfli devletin sunabildiği “nispî refaha” dayanarak ve her halükârda büyük harfli Devlet’in “karşı konulmazlığına” dair bir “fikr-i sabiti” ayakta tutarak, iktidarını “sun’i bir denge” üzerinde sürdürüyordur. Çayan, bu nedenle, “devlet güçlüdür” kabulünü yıkmaya stratejik anlam yükler. Sun'ilik, bir "kâğıttan kaplan" hafifliğini imâ eder gibidir - fakat kavramın ihtimaliyatı kesinlikle daha karmaşıktır.

Tekrarlayalım; rüşeym halinde bir kavramdır bu; geliştirmeye Çayan'ın ömrü yetmedi, takipçileri zahmet etmedi, akademisyen milleti de -istisnalar hariç- tenezzül buyurmadı.

***

Beri yandan, 1970'lerin ikinci yarısında devrimciler ('78'liler), sun'i dengeyi bilfiil tecrübe ettiler. Mahir Çayan Kitabı'ndaki yazılarda Işık Ergüden'in yanı sıra sun'i denge meselesine özel ilgi gösteren Mahir Sayın, 1974 sonrasında solun “hiçbir sun’i denge görüntüsüne imkan bırakmayacak şekilde yükselişi”nden, ortada kırılacak bir sun’i denge olmadığından söz ediyor. '78'lilerin anı-anlatımlarına kulak verirsek, yine bundan daha karmaşık bir manzara seriliyor aslında önümüze. Görünmemek bir yana, neredeyse elle tutulur hale gelmiş, havada bir sis gibi titreşen bir sun'i denge manzarasıdır bu...[1]

'78'lilerin halkın devrimcilere atfettiği güce veya onların iktidar kapasitesini nasıl değerlendirdiğine dair aktarımları, -o kavramı kullanmasalar bile-, doğrudan doğruya bir sun’i denge muhasebesidir. Bu bakımdan mesela Yücel Çiftçi akil [âkıl] bir anlatıcıdır. Ardahan'da Halk Odası’na müracaat eden köylünün, önünü iliklemiş, kasketini eline almış vaziyette, devlet dairesine gelmiş gibi davranmasını içi burkularak gözlerken, “bu insanlar bu kadar içe çökmüşlükten nasıl ve ne zaman kurtulur, diye düşündüğünü” söyler. Temel soru budur. aslında... Sonra, halk arasında revaç bulan “neyleyim bu hatırı ki, içinde bir parça zor olmasın” sözünü yorumlar: “Tercümesi ‘Birinin hatırını saymak için onun biraz da gücü olması gerekiyor.’ Yoksul ve örgütsüz halk, son tahlilde güçlü olandan yana savrulur.”[2]

Halkın güçlüden yana olduğundan, birçok devrimci emindir. Jandarmanın elinden birini alınca, “halkta ‘Bizimkilerde savaşacak güç var,’ duygusu oluşmasını,”[3] bu bakımdan önemsemişlerdir. Bununla beraber, Ayşegül Devecioğlu'nun Kuş Diline Öykünen romanında, misafir oldukları sofralarda gördükleri izzet ikramı “işin, güce tapmaya dönmüş” olmasına yoran devrimci gencin temkinini duyanlar da olsa gerektir: “Şimdi biz güçlüyüz ya. Başka politikacılara olduğu gibi, izzet ikram bu kez bize. Arkadaşlar da bu durumu körüklüyor. Keleşlerle, tamburalılarla yapılan korsanların anlamı ne olabilir, güç gösterisinden başka!”[4] Hapisten çıktıktan sonra köyde “kahraman gibi” karşılanan bir arkadaşına Süleyman Kırteke’nın yaptığı ikaz da, münferit olmasa gerektir: “Seni kahraman gibi karşılayan bu köylüler birkaç gün sonra seni satabilirler bunu biliyorsun değil mi? Aman dikkat, birkaç gün sonra jandarma bunlara baskı yapmaya başlar, bunlar da döner haberin ola.”[5]

12 Eylül’den sonra devrimcilerin gücü kırılınca, polis, asker pervasızlaşınca (“başlarına hiçbir iş gelmiyor, askerî aracın lastiğine bile bir çivi batmıyordu!”), “halkımızın, böyle bir durumda, kime ve nasıl güveneceğini” soran Harun Korkmaz,[6] gücü yitirenin iddiasını ve ondan öte haklılığını da yitirdiğini teslim eder gibidir. Erol Özcan, 12 Eylül’den sonra, “halkımızın yüreklerinde… şefkat budalalığı kadar yarattıkları korkunun ağırlık taşıdığını,” fark ettiğini söyler hayal kırıklığıyla.[7]

"Sıradan" denilen bazı devrimcilerin belleğinde, -hissedilen hava sıcaklığı misali-, hissedilen sun'i dengenin bazı çakımlanmaları, bunlar... 70'lerin devrimcilerinin eda ettiği sun'i denge Praxis'i, kendi başına, bu kavramın bir mizanıdır. Hâlâ ve hep muhasebe edilmeyi bekliyor. Bugün de öyle. İktidarın 'ne kadarı' hegemonya, 'ne kadarı' tahakkümdür? Çıplak gücün ve korkunun hükmü nedir? İktidarın kendi "istikrarına" dair korkusunu nereye koyarız? ve Yücel Çiftçi'nin '78'de Ardahan'da sorduğu soru: “Bu insanlar bu kadar içe çökmüşlükten nasıl ve ne zaman kurtulur?"

[1] Aşağıda aktardıklarım, '78'li devrimcilerin prosopografisiyle (kuşak biyografisi) sürdürdüğüm çalışmadandır. Bu çalışmayla ilgili bkz.: "70'ler devrimcileri: Bir hafıza dökümü," Toplum ve Bilim, Sayı 174 (2025), s. 67-91.
[2] A. Yücel Çiftçi: Kurmaysız Dövüşen Devrimciler. Yazılama Yayınları, İstanbul 2025, s. 273-275.
[3] Seyit Kocakuşak: Gökalp, Zekeriya ve Diğerleri. NotaBene Yayınları, İstanbul 2022, s. 115.
[4] Ayşegül Devecioğlu: Kuş Diline Öykünen. Metis Yayıncılık, İstanbul 2004 s. 52.
[5] İrfan Dayıoğlu ve İbrahim Yalçın: Bir Örgüt-Bir Yaşam: Mehmet Koç. Kibele Yayınları, İstanbul 2013, s. 91-92.
[6] Harun Korkmaz: Sesine Kurşun Değen Çocuklar. Su Yayınları, İstanbul, 2018, s. 30.
[7] Erol Özcan: Kod Adı T. Alan Yayıncılık, İstanbul 2012, s. 11.

Tanıl Bora - BİRİKİM



AI YORUMU: Bu 'sun’i denge'yi günümüz Türkiye’sinde nasıl görebiliriz?


27 Mart 2026 Cuma

Luján’ın son vasiyeti

 

Plaza de Mayo Anneleri’nin kurucularından Sara “Coca” Luján Molina, 1976 faşist darbesinin 50. yıl dönümüne günler kala 100 yaşında hayatını kaybetti.

 

Luján, 50 yıl boyunca oğlu Raúl’un mezarını aradı. Arjantin’de insan hakları mücadelesinin en güçlü simgelerinden biri olan Luján, son nefesine kadar “Acımız cesetler bize teslim edilene kadar bitmeyecek” demişti.

 

24 Mart 1976 darbe gecesi evine baskın yapılan Luján, o gece oğlu Raúl’a eve gelmemesini söylemişti. Raúl Mateo Molina, mimarlık öğrencisi, Córdoba Ulusal Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Öğrenci Merkezi Başkanı ve Devrimci Komünist Parti militanıydı. 5 Ekim 1976’da nişanlısıyla birlikte kaçırıldı ve La Perla gizli işkence kampında öldürüldü. Cesedi hala kayıp.

 

Luján aynı gece kendisi de kaçırıldı. Yaklaşık iki yıl cezaevinde tutuldu. Ailesi hapisteyken Raúl’un kaybedildiğini ondan sakladı. Cezaevinden çıktıktan sonra oğlunun kayıp edildiğini öğrendi.

 

Yasımız bitmeyecek

Plaza de Mayo Anneleri’nin ilk kurucularından olan Luján, Córdoba’da “Siyasi Nedenlerle Tutuklu ve Kaybedilenlerin Aileleri” örgütünün de kurucusuydu. Catamarca’da eski siyasi tutuklular ve kayıp aileleri derneği La Obra’nın başkanlığını yapıyordu.

 

Luján, ölümünden iki gün önce Diario Calchaquí’ye verdiği son röportajda mücadelesini şöyle anlatmıştı: “Burada kayıplar var ve cesetlerimizi istiyoruz. Cesetler bize teslim edilene kadar yasımız bitmeyecek. Hayatımın büyük bir kısmını hafıza, hakikat ve adalet için mücadeleye adadım. Bunlar çok güçlü nedenler. Hayat beni bu yola götürdü. Buraya kadar dediğinde bırakacağım… Herkes biliyor ki ben eski bir siyasi tutukluyum ve mimarlık öğrencisi olan bir oğlun annesiyim.”

 

‘Coca Vive’ sloganıyla veda

Plaza de Mayo Anneleri, Luján’ı kurucularından biri olarak “yorulmaz savaşçı” ve “ulusal referans” diye anarak taziyelerini iletti ve “Coca Vive!” sloganıyla veda etti.

 

Arkadaşları “Sen de kaçırıldın, yaklaşık iki yıl esir kaldın. Çıktığında tüm çabalara koştun. Raúl’u bulacağız” diyerek veda etti.

 

“30 bin kayıp unutulmayacak.” Luján’ın son sözleriydi…



16 Mart 2026 Pazartesi

Furuğ FERRUHZAD / YERYÜZÜ AYETLERİ


O zaman
Güneş soğudu
Ve bereket topraklardan gitti

Ve çöllerde yeşillikler kurudu
Ve balıklar denizlerde kurudu
Ve toprak
Ölülerini kabul etmez oldu artık.

Bütün solgun pencerelerde gece
Belirsiz bir düşünce gibi
Birikiyor durmadan ve taşıyordu
Ve yollar
Sonlarını karanlığa bıraktılar

Kimse aşkı düşünmez oldu.
Kimse düşünmez oldu yengiyi
Kimse
Hiçbir şey düşünmez oldu artık.

Mağaralarında yalnızlığın
Uyumsuzluk doğdu
Afyon ve esrar kokusuyla kan,
Başsız çocuklar doğdu
Gebe kadınlardan.
Koştular mezarlara sığındılar
Beşikler
Utançlarından.

Kötü günler geldi ve karanlık
Yenilince ekmeğe şaşırtan gücü
Tanrı elçiliğinin
Kaçtılar adanmış topraklardan
Aç ve sefil peygamberler.
İnsanın kaybolmuş kuzuları
Çobanın seslenişini duymaz 
oldular
Çöllerin cennetinde.
Aynaların gözlerinde sanki
Tersine yansıyordu renkler
Kıpırtılar, davranışlar, görüntüler

Bir şemsiye gibi tutuşuyordu
Başlarında aşağılık soytarıların
Utanmaz yüzlerin orospuların
Tanrının o kutsal ışık çemberi

Bataklıkları alkolün
Ağulu buharlarıyla buruk
Çekti derin köşelerine
Durgun aydınlar yığınını
Kemirdi aç gözlü fareler
Altın yapraklarını kitapların
Eskimiş raflarda, dolaplarda.

Güneş ölmüştü
Güneş ölmüştü ve yarın
Uslarında küçük çocukların
Yitik, belirsiz bir kavramdı.
Defterlerine sıçrayan kapkara
İri bir mürekkep lekesiyle
Anlatıyordu çocuklar
Tuhaflığını bu eskimiş sözcüğün.

Zavallı halk
Yüreği ölgün, bitmiş, dalgın
Huzursuz ağırlığı altında ölü
	gövdesinin
Bir yerden bir yere sürünüyordu
Ve önlenmez cinayet isteği
Durmadan büyüyordu ellerinde.

Kimi zaman ufacık bir kıvılcım
Bu cansız ve sessiz topluluğu
Ta içinden dağıtıyordu birden.
İnsanlar saldırarak birbirlerine
Biri karısının boğazını
Kör bir bıçakla kesiyordu
Bir ana birer birer çocuklarını
Tandırın ateşine atıyordu.

Boğulmuş kendi korkularında
Ürkütücü duygusu suçluluğun
Öldürdü öldürdü kör ruhlarını
Ve çocukları.

Ne zaman bir tutsak asılırken
Darağacının yağlı halatı
Korkudan kasılan gözlerini
Sıkarak dışarıya fırlatsa
Onlar dalardı içlerine
Şehvetle titreyen bir düşünceden
Gerilirdi yaşlı, yorgun sinirleri.

Ama her zaman alanın kıyısında
Bu küçük canileri görürdün
Durmuşlar ve dalgın bakıyorlar
Fıskiyelerden suyun durmaksızın akışına.
Ola ki gene de arkasına
Ezilmiş gözlerinin ve donmuş derinlerde
Yarı canlı bir küçük şey karışık,
Kalmıştır.
Güçsüz bir çırpınışla istiyordu
İnanmayı su sesinin doğruluğuna

Ola ki...
Ola ki.. ama ne sonsuz boşluk...
Güneş ölmüştü
Kim bilebilirdi artık
Yüreklerden kaçan o üzgün
	güvercinin
İnanç olduğunu...

Ah tutsağın sesi...
Büyüklüğü senin umutsuzluğunun
Işığa bir küçük yol açmayacak mı
Bu uğursuz gecenin bir köşesinden?
Ah tutsağın sesi...
Furuğ FERRUHZAD

Çeviri: Onat KUTLAR - Celal HOSROVŞAHİ



 

Yukarı