Translate

17 Mayıs 2026 Pazar

Virüs kâbusu geri döndü "Hantavirüs"

Kuş gözlemciliği yapmak adına dünyanın bir ucundaki atık depolarına gitmek, kuş beyinlilik değilse nedir?

Hayatta hiç başka sıkıntısı olmayan tuzu kuru Hollandalı bir çift.
Ülkelerinde asla göremeyecekleri üçüncü dünyanın uçsuz bucaksız bir atık alanında, “yaban hayatı” izlemek uğruna yerkürenin en dip noktasındaki şehir (Arjantin’deki) Ushuaia’ya gidiyorlar. Heyecan ve de macera tutkularını tatmin ettikten sonra, akabinde 5 yıldızlı otel konforunda turistik MV Hondius gemisine atlıyorlar.

Gemi, 1 Nisan da Ushuaia’dan Cabo Verde’ye doğru yola çıkıyor.
Kuş tutkunu Hollandalı erkek yolcu 6 Nisan’da hastalanıyor. 11 Nisan’da sizlere ömür, ölüyor.

Ölen yolcunun eşi, kocasının naaşını Hollanda’ya geri götürmek amacıyla, Atlantiğin ortasındaki Napolyon’un sürgün adası kuş uçmaz kervan geçmez Saint Helena’da, “Bunca macera yeter” diyen 23 yolcuyla beraber iniyor ve onlarla ayrı gayrı olmadan Johannesburg’a uçuyor. 
Ama Hollanda’ya dönemiyor. 26 Nisan’da zira kadın da (bulaşın başlangıcı bağlamında kullanılan) “sıfır yolcu”nun arkasından Johannesburg’da ölüyor.

Okyanusun ortasında, MV Hondius gemisinde, Hantavirüs(*) kâbusunun tam nasıl başladığı gerçekte belli değil. En yaygın açıklama bu: Bu çift gitti ve bu lanet virüsü çöplükten alıp medeniyetin bağrına taşıdı!

VEBA DA TAŞIYABİLİRLERDİ
Veba taşımadıklarına şükretmek gerekir. Çöplükte hepatitten koleraya dek her şey olur.
Üstüne para verilse ayak basılmayacak, sağlık açısından türlü çeşitli sakıncalar barındıran bir alanı “kuş turizmine” açmak, nasıl bir başıboşluk?
Devasa sağlık riskleri üzerinde hiç mi kontrol yok? Uluslararası/yerel hiç mi denetim mekanizması bulunmuyor?
Birinci dünya zenginlik ve doyumsuzluk, hırs, iddia, sınırsızlık duygularının sarhoşluğu altında gezegeni resmen oyun alanına çevirdi.

Yedikleri önünde, yemedikleri arkalarında; örneğin beş İtalyan dalgıç bu hafta ortasında, Maldivlerin Mercan Takımadaları’nda, kimsenin aklının ermediği 60 metre derinlikteki bir mağaraya indiler ve bir daha okyanus yüzüne çıkamadılar.
Başka insanlar kendi hayatlarını riske sokmak pahasına, “kurbanların” cesetlerini o derinlikten şimdi çıkartmaya çalışacak.

Hatırlarsanız eğer iki yıl önce de -misal- “Ocean Gate/Okyanus Kapısı” isimli ve orasından burasından kablolar sarkan dandik mi dandik “yaptım oldu” ev yapımı bir denizaltı da okyanus dibindeki “Titanik”e turistik geziler tertiplemeye kalkışmış, 14. gezide su yüzüne çıkamamıştı.
Adam başı 250 bin dolar ödeyen yolcuların cesetlerini denizin altından toplayabilmek için milyon dolarlar harcanmıştı. “

Oceanwide Expeditions/Okyanus’u Boydan Boya Keşif” şirketine ait “Hondius gemisi”nde de yolcular, kişi başına 16-25 bin dolar arası ücretler ödemiş.
Düşünün: Antartika foklarını, mavi balinaları, kutup tilkilerini görmek için böyle bir maliyete giriyorsunuz; çöplük martıları ve akbabalara meraklı aklıevvel bir çift yüzünden tedavisi, aşısı olmayan bir hastalık kâbusu ile gemiden ayrılıyorsunuz!
Gelsin karantinalar (6 hafta!), biyolojik tecritler, tepeden tırnağa kapalı “hazmat giysileri” olmadan yanınıza yaklaşmayan sağlık görevlileri...

İKİ DOKTOR DA HASTANELİK
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) avaz avaz, “Yeni bir Covid19 salgını olmayacak!” açıklamaları yapıyor.
O zaman bu gördüklerimiz ne? Bir film mi çevriliyor?
Geminin (“mahremiyet” adına) ismi açıklanmayan kendi doktoru, pozitif, Johannesburg’da hastanelik.
Onun yerine gemide hasbelkader bulunan ve virüse yenik düşen doktorun yerini özveriyle üstlenen Amerikalı onkolog doktor da keza, pozitif çıktığı için bir süre biyolojik tecrit ünitesine alındı.
Toplam 147 yolcusu olan gemiden 3 yolcu “ex” oldu. Kimi ağır konumdaki 11 yolcu pozitif ve gözetimde.
Türkiye de dahil olmak üzere farklı ülkelere dağılan yolcuların gerisi, ülkelere göre değişen gönüllü ve zorunlu 6 haftalık karantina sürecinde.
Altı haftalık karantina takibi, 4-5 günlük Covid19 karantinasına kıyasla çok zor, neredeyse olanaksız.

OLAĞANDIŞILIK ‘NORM’ OLDU
Bunlar dünyanın başına, başlı başına kendisi bir tehdit olan Trump döneminde geliyor.
2020 pandemisinin ilk döneminde absürt “Dezenfektan için!” geyiğiyle hatırlanan Trump, ABD’yi 2026 başında DSÖ’den çıkardı, sağlık bakanlığına da aşı karşıtlığıyla bilinen Robert J. Kennedy’yi getirdi.
Kennedy “mikroplardan korkmadığını kanıtlamak adına”, “klozet kapaklarından kokain çektiğini” dahi itiraf eden, alabildiğine dengesiz bir eski uyuşturucu bağımlısı.
Dünya bu insanların elinde.

Şimdi bize “Korkmayın!” diyorlar. Ama kâbusun gerçek boyutunu Hondius gemisinden çıkan yolcuların 42 günlük karantina dönemleri sona erdiğinde anlayacağız.

Ölüm oranları yüzde 30-50 arası değiştiği söylenen virüsten tam olarak kaç kişi hastalanacak, kaçı yaşamını yitirecek? İkincil bulaşlar nereye dek uzanacak?

Covid19’un anıları hâlâ çok yakın, o nedenle fazla üstelenmiyor ama dünya diken üstünde ve bunlar yanıt bekleyen sorular.
Kuralsızlığın, olağandışılığın “norm” haline geldiği, kavranması zor, deli manyak zamanlarda yaşıyoruz

Nilgün Cerrahoğlu - Cumhuriyet


* Hantavirüs, temel olarak fare ve sıçan gibi kemirgenlerin idrar, dışkı ve salyaları yoluyla insanlara bulaşan, nadir fakat ölümcül olabilen viral bir enfeksiyondur. Virüs bulaşmış kemirgenlerin çıkartıları ile kirlenen havanın solunması en yaygın bulaşma yoludur.

9 Mayıs 2026 Cumartesi

Ulrike Meinhof (1934-1976)

Ulrike M. Meinhof (7 Ekim 1934 -9.5.1976), Alman devrimci teorisyendir. Sosyalizmin kitlelerin kendi eylemiyle kurulabileceğine inanan Meinhof, halk adına mücadele eden öncülerin, sosyalizm yolunu açabileceğini savunmuştur.

İçinde bulunduğu hareket, Benno Ohnesorg isimli öğrencinin 2 Haziran 1967'de ve öğrenci lideri Rudi Dutschke'nin hayatını kaybetmesiyle birlikte daha radikal bir hal almıştır. Meinhof, 14 Mayıs 1970 tarihinde Andreas Baader'in hapisten kaçırılmasında rol oynadı. Meinhof, RAF'ın kurulmasını da sağlayan bu eylemden sonra, Andreas Baader, Gudrun Ensslin ve başkalarıyla birlikte gerilla eğitimi almak üzere Ürdün'deki Filistin kamplarına gitti. Burjuva geçmişinden kurtulmak isteyen Ulrike, kızlarını El Fetih örgütünün yetim kamplarından birine vermek niyetindeydi, ancak gazeteci Stefan Aust onu bu kararından vazgeçirdi.

Bir yer altı örgütü kurmak için gereken parayı sağlamak maksadıyla RAF üyeleri 29 Eylül 1970'de Berlin'de 10 dakika içinde üç banka soydular. Ulrike Meinhof, RAF'ın siyasi hedeflerini anlattığı "Silahlı Mücadele" başlıklı yazılarını bu süreçte kaleme aldı. 1972 yılında 'çok sayıda banka soygunu, 5 bombalı saldırı ve 4 kişinin öldürülmesinden' sorumlu tutularak, hakkında arama kararı çıkartıldı.

Raf'ın Beyni
Ulrike Meinhof artık RAF'ın üç önderinden biri olarak anılmaya başlanmıştı. Andreas Baader örgütün gövdesi, Ulrike Meinhof da beyniydi. Yazılarında sıradan insanın sömürülmesini eleştiriyor ve kapitalist sistemi suçluyordu.

Meinhof 15 Haziran 1972'de yakalandı. Almanya'nın en iyi korunan Stammheim hapishanesinde tam 4 yıl boyunca tecrit hücresinde tutuldu. Ön duruşmalarda 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 9 Mayıs 1976'da hücresinde ölü bulunduğunda, birkaç kez ömür boyu hapis cezası istemiyle yargılanıyordu. Diğer RAF üyelerinin de bir kısmı sonradan hücrelerinde ölü bulundu. Uluslararası bir araştırma komisyonu ölüm nedenlerini araştırdı. Araştırma sonucu, Alman devletinin iddia ettiği gibi Ulrike Meinhof'un intihar ettiği tezi oldukça kuşkulu bulundu, infaz fikri öne çıktı.

Gazete Duvar

*Ulrike Meinhof Sözleri:

  • -Beni Öldüremeyeceksiniz!
  • -Herkes havalardan bahsediyor, biz hariç.
  • -Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim.
  • -Sonunda dünyayı mutlaka değiştireceğiz.
  • -Eylem yeteneğimiz dışında hiç bir şeyimiz yok.
  • -Sessizliğin korkunçluğuna ise beni mecbur edin.
  • -Sınıf savaşını yükseltin. Proleteryayı örgütleyin…
  • -Köleler, özgür olmak isteyenlerden nefret ederler.
  • -Sınıf mücadelesi temelli parlamento dışı muhalefet.
  • -Gönüllü köleler, özgür olmak isteyenlerden nefret ederler.
  • -Devletin bize attığı taşları gidip ayağına atmaya karar verdik.
  • -Son kertede gördük ki, dünya değiştirilmiyor. Aksine yıkılıyor…
  • -Yanlış insanlara doğruyu anlatmaya çalışmanın bir anlamı yok.
  • -Hayır, sizin şeffaf giysili kadınlarınızdan biri olmak istemiyorum.
  • -Özgürlük ancak kurtuluş uğruna mücadele içinde mümkündür.
  • -Kapitalizmin son demlerinin keyfini sür, nasıl olsa sosyalizm yakın…
  • 30 Nisan 2026 Perşembe

    1 Mayıs (1977)

    (BİRİKİM Haziran 1977) Sosyalist hareketimizin en acı günlerinden biri olan 1 Mayıs'ı geride bıraktık, Somut kayıplarımıza karşılık, bilinçienme anlamında, ne kazandırdı bize bu acı olay? Sosyalist harekete önder olabilmek için çabalayan bütün gruplar, birbirlerine karşı kullandıkları suçiama cephanelerine yeni silâhlar eklediler.
    Grupların arası, daha geri dönülmezcesine açıldı, intikam duyguları daha kökleşti.
    Kırka yakın ölünün anısıyla birlikte, koca bir meydanı dolduran ve «Faşizme geçit yok» diyen büyük bir kalabalığın bir panikle nasıl korkunç bir biçimde dağıtılabildiği olgusu, zihnimize yerleşti.

    Şimdi, daha da yaklaşan seçimlerin bekleyişi içinde, 1 Mayıs'ın anısı küllenir gibi oldu. Bütün gruplar,, açıklamalarını yaptılar. Olay, böylece, açıklanmış oldu. Şimdiye kadarki bütün olayların açıklandığı gibi...
    Alıştığımız, hattâ iyice kanıksadığımız bu açıklama tarzı üstünde biraz durmak gerekiyor.
    Başlangıçta, olay henüz tazeyken, grupların bildiri veya demeçlerinde «sosyalistler arası çatışma» motifi ağır basıyordu. Bu, egemen ideolojiyi oluşturan çevrelerin haberi verişi biçimiyle çakıştı. Sosyalistler kısa sürede toparlandılar, yayımladıkları daha soğukkanlı bildirilerde, dıştan gelen güçlerce hazırlanmış provokasyon konusuna ağırlık verdiler. Böylece, klasik «açıklama modeli»ne dönüldü. İşte bu «model» hakkında biraz konuşmak istiyoruz.

    Değişik gruplar, değişik sözlerle olayı açıklıyorlar. Ne var ki, bütün bu değişik görünen açıklamaların ardında ortak bir yapı kendini gösteriyor. Her zaman olduğu gibi, olayın «gerçek suçluluları» CIA - MIT ile onları kullanan dış ve iç güçlerdir. Ancak, suclulukları bunlardan aşağı kalmayan «yardımcı suclular» da vardır.
    İşte, değişik görünüşlü açıklama tarzlarının hepsinde ortak olan yapı.
    «Yardımcı suçlular» konusunda her grubun yorumu farklılaşır. Her birine göre bunlar, kar şıt kutbu oluşturan gruplardır. Bu gruplar arasında da, «birincil sorumlu», «ikincil sorumlu» gibi ayrımlar yapılabilir, Şaşılacak bir uyum halinde, bu birincil ve ikincil sorumluların, sözkonusu grubun Sosyalist harekete önderlik mücadelesi icinde birincil ve ikincil rakip saydığı gruplar olduğu görülür.
    Şu kısa açıklama da gösteriyor ki, tamamen statik bir yapı karşısındayız. Olay ne olur. sa olsun, olayın açıklaması değişmiyor. Bu öyle bir açıklama ki, bir kere, gerçekte olanı açıklaması mümkün değil; ikincisi, öznel olarak, gruplar arasında zaten varolan düşmanlığı pekiştirmekten başka bir şey yapmıyor.
    Öyleyse, belki de asıl amacı bu. Pamuk Prenses masalındaki aynanın, biraz daha diplomat olanı; her sorana, «en güzel sensin» diyor.

    Siyasal-toplumsal olaylara önceden tesbit edilmiş bir açıklama «modeli» içinde baktığımızda, yaptığımız şey aslında olayın kendisini anlamak değil, kendimizi o olayda doğrulamaktır. Çünkü kullandığımız modeli, olayın başlıca ögelerinin neler olduğunu, bunların özelliklerini, aralarındaki illşkileri istediğimiz gibi gösterecek bir biçimde kurmuşuzdur; bütün bunlar önceden tesbit edildiğine göre <Modelin değişmezliğini kabul eden bakış, önündeki gerçeklikte modelinin şemasını görmeye çalışır. Böylece, «bu olayı anladım» demek, aslında, gerçekliği modelin içine sokabilmek anlamına gelir. Bu durumda, modelin önceden verilmiş şeması, somut gerçekliği örter ve modeli kullanan, ikisinin birbirini doğruladığı kanısına varır.
    Modelin yapısına baktığımızda, bunun «iki düşmanlı» bir formüle dayandığını görmüştük: dış düşman (CIA - MIT v.b.) ve iç düşman (sosyalist hareket içindeki rakip gruplar).
    Bu statik formül, gerçekte, sanıldığı gibi şu veya bu somut olayı değil, doğrudan doğruya, ülkemizde sosyalist hareketin kendi statikleşmiş yapısını göstermektedir.
    Bir politika anlayışını yansıtmaktadır ki bu anlayış kendisi apolitiktir. Ya da, en azından, Marksist anlamda politik değildir.

    Bu konuyu şöylece özetleyelim.
    Uzun bir süreden beri, sosyalist siyasal mücadele, siyasal iktidarı ele geçirmek hedefiyle eşanlamlı oldu. Bu, Marksist siyaset anlayışının alabildiğine daraltılması demektir. Çünkü bu anlayışta «kitleler»in görevi, iktidar mücadelesinin fiziksel gücü olarak sınırlanır. Bu kitlelerin hangi yollardan, hangi hedeflere yöneltileceği, yukarıdan belirlenir.
    Böyle bir aniayışla, hiçbir zaman başarı kazanılamayacağını söyleyemeyiz, Çok derin krizlerde, ya da, asgari burjuva demokratik hakların kazanılamadığı yerlerde, başarı mümkündür. Ama bu başarı zaten kendi hedeflyle sınırlıdır; yani, iktidar ele geçirilir. Ama kitlelerin gerçek anlamda sosyalist bilince erişmeleri, ülke kaderini gercekten denetlemeleri ve belirlemeleri, bilinmeyen bir tarihe ertelenmiştir. Kitlenin gerçek politikleşmesi sağlanmayınca, yukarıda saydığımız elverişli koşullar dışında, aslında iktidarın ele geçirilmesi de güçleşir. Bu durumda, gene aynı sınırlar içinde, iktidarın ele geçirilmesini kolaylaştıracak yöntem tartışmaları başlar. 12 Mart öncesindeki hararetli «strateji/taktik» tartışmaları bunun somut bir örneğiydi. Böylece, Marksizmin bütünsel anlamı yavaş yavaş kaybolmaya başlar, Marksizm, askeri bir yönteme indirğenir. Böylece, Marksizmin yaratıcı 'dehası da, şu strateji yerine bu stratejiyi formülleştirmek gibi kısır bir alıştırmaya dönüşür. Kısır, çünkü bu dışsai yaklaşımlar aslında sınırlıdır; kolayca paylaşılır.
    Biri şehirlerden. kırlara, öbürü kırlardan şehirlere der. Bir başkası da çıkıp aynı anda hem kırda hem şehirde derse, alternatifler tüketilmiş olur.
    Görülüyor ki model aynıdır, yalnız model içinde varyasyon yapma imkânı doğmuştur.
    Ama her varyasyon, bir önceki formülasyondan umut keserek yeni bir alternatife bel bağ lamış yeni bir grup, dolayısıyla, sosyalist potansiyel içinde bir bölünme ve genelde bir zayıflama demektir. Ayrışmalar kemikleşince, yukarıda sözünü ettiğimiz «iki düşmanlı» formülde son buluruz. Gruplar çoğaldıkça düşman sayısı artabilir, bunlar, < «Açıklama modeli» mize dönecek olursak, buradaki ögeleri dinamik ve statik dive de avırabiliriz. Bu. 12 Mart öncesi sınif analizlerimize benzer. O zaman da MDD-SD E ve alt-nüansları tartışılırken, her analizde sı nıfları mevzílendirir ve en başa «proletaryay» koyardık. Ama bu konuda herkes aynı şeyi söylerdi ve proletarya bu analizlerin dinamik ögesi haline bir türlü gelemezdi.
    Nitekim, proletarya, 16 Haziran'da, «analiz içinde değil somut gerçeklik içinde dinamikleşti. Buna karsılık, «kücük burjuvazi» kategorisi bu analizlerin en «dinamik» ögesiydi, çünkü ana tartışma bu kategori üzerinde esiyordu.
    Şimdi de, asıl düşman olması gereken «burjuvazi ve kuruluşları» ögesi açıklama modelimizin statik ögesi oluyor; buna karşılık, sosyalist hareket içindeki düşmanımız analizlerimizde alabildiğine dinamikleşiyor. Çünkü hareketimiz içe-dönüktür: sol-ici iktidar mücadelesi somut sorun, proletaryanın iktidarı soyut sorundur.

    MARKSİST AÇIKLAMANIN ÖZELLİKLERİ
    Bu, sosyalistler için, apolitik olmak anlamına gelir. Çelişik bir yapı içine girmişizdir. Bu değişik yapıda, ilerlemek için attığımız her adımda aslında gerileriz.
    Sosyalizmi, kitlenin bilinçlenmesine ağırlık vererek tanımlıyorsak, şu yukarıdan beri anlatmaya, çalıştığımız model kendisi, çelişkiyi açıkça ortaya koyuyor. Çünkü, kitleyi sürüklemek için öne sürdüğümüz formül, kitlenin bilinçlenmesini engelliyor, bir olayı, gercekten anlamasını önlüyor.
    Model gerçek tarih dışında kurulduğu için, tarihi geriden izlemekten başka bir şey yapamıyor. Marksist bir açıklama ise, geleceğe dönüklüğüyle karakterize olunur. Geçmiş bir dönemi bile analiz ederken, yalnızca bu yaşanan gerçekliğin nesnel yapısını değil, bu yaşanan gerçekliğin de dönüştürülmesini amaçladığımız bir geleceğin ölçülerini de hesaba katmamiz gerekir ekir.
    Bundan dolayı, bir gerçeklik, yal nız yaşanan ana kadarki gelişimiyle tanımlanmaz. Geleceği şimdiki duruma göre tasarlamayız, şimdiyi, tasarladığımız geleceğe göre yorumlarız.
    Marksist açıklama, varolan gerçekliğin dönüştürülerek varacağı noktadan bakılarak, bu dönüştürülmüş gerçekliğin yeni ölçüleri içinde yapılır.
    Dönüştürmek ise, bilinçli insan eylemiyle mümkündür; yani, ken diliğinden gelişim içinde ancak bir potansiyel imkân olarak sezilebilen şeyi, olgunun bütününü belirleyen bir nitelik haline getirmeye yönelik devrimci etkinliktir dönüştürme.
    İşte bu nedenle, şimdi 1 Mayıs olayına bakarken, olayın ampirik seyrini olayın mutlak çerçevesi haline getirmeyeceğiz, Bütün grupların yaptığı şeye bu gruplar dışında bakarak, kimin ne derece haklı, kimin ne derece haksız olduğunu tesbit etmeye çalışmayacağız.
    Bizce önemli olan bütün bu karşılıklı «haklılıklar» dan önce, olayın, sosyalist hareketin tümü açısından anlamıdır.

    ***Yazının devamı:1 MAYIS'TA NE TÜR BİR PROVOKASYONLA KARŞILAŞTIK?

    BİRİKİM (Haziran 1977)

    Yukarı