Translate

9 Temmuz 2026 Perşembe

Yaşanmazla Yaşamak

Schopenhauer’dan Dört Ders
Zor zamanlarda, bir umut filozofuna başvurulacağı düşünülür. Buna karşılık, yüzümüzü, umutsuzluğun nihai filozofu olan Arthur Schopenhauer’ya (1788-1860) döndürürken bulduk. Bu, onun tuhaf denecek kadar karanlık olan aşırı kötümserliğinin durumumuzu aydınlatmak için bize yardım edebilmesinden kaynaklanmıyordu. Tam aksine, tüm filozoflar arasında bizi aniden endişelendiren can sıkıntısı, tek başınalık, yalnızlık ve imkânsız görünen mutluluk gibi zihin durumlarına ilişkin kendini en çok düşünmeye vakfeden Schopenhauer’dır. Schopenhauer’nın bu durumlarla ilgili içgörüleri, içinde bulunduğumuz bu yeni sıra dışı şartlarda kendimizle yüzleşip uzlaşmamızı sağlayabilir.

Can sıkıntısı: Hafifletme. Diren.
Hiç kimsenin, can sıkıntısının sana iyi geldiğini söylemesine izin verme. Aşırıya kaçıldığında, can sıkıntısı, bir cezaya mahkûm edilmek kadar kötüdür. Schopenhauer, “yalnızlık ve hareketsizlikle” yalnız kalan mahkûmların, can sıkıntısına düştüklerini, “o kadar korkunç ki mahkûmları intihara bile sürüklüyor” diyerek hatırlatıyor. Can sıkıntısı, ölümcül olabilecek şekilde, son derece ciddidir.

Acıyla birlikte can sıkıntısı, yaşamımızda kaçınamadığımız ızdırabın iki şeklinden biridir. Schopenhauer, bununla ilgili olarak “hayat; acı ve can sıkıntısı arasında, bir sarkaç gibi bir ileri bir geri sallanır ve aslında bunlar, onu oluşturan bileşenlerdir” der. Arzularımızın nesnesinden mahrum kalmak bize acı verir. Buna karşın, arzulanacak bir nesne olmadığındaysa bunalırız. Genelde, arzularımızın bizi meşgul etmesine bel bağlarız; onlar, dikkatimizi dağıtacak bir şeylerin olmadığı boş bir hayattan bizi kurtarır. Arzunun yokluğunda, varlığımızın merkezinde bir boşluk açılır ya da daha doğrusu sonunda kendini fark ettirir. Salt varoluş katlanılamaz bir yük halini alır.

Canımız sıkıldığında, uyarılmak için can atarız. Can sıkıntısı, eylemin itici gücüdür. Bu yüzden, biraz da olsa can sıkıntısının size iyi geldiğini söyleyenler olacaktır. Ancak can sıkıntısı, önemsiz işlere ilham verir, bunlarla ilgili Schopenhauer şunları söyleyebilirdi: kart oyunu, grafiti, şakalaşma ve sataşma gibi her ne olursa. Ya da daha kötüsü can sıkıntısı; taşkınlık, bağımlılık, şatafat ve tantana gibi yozlaşmalara ilham verir. Biz, ihtiyaçlarımızı çeşitlendirerek zevklerimizi çoğaltırız. Görünürde, can sıkıntısı olan bir yaşam, faal lüks bir yaşamdan ayırt edilemeyebilir. (Nitekim, tüm bunlar gerçekleşmeden çok daha önce, kronik bir can sıkıntısından muzdarip olabiliriz.)

Ancak can sıkıntısı ve yaratıcı düşünce arasında özgün bir bağlantı vardır. Schopenhauer’ya göre dâhinin zihni “başka bir amaç olmaksızın devamlı olarak çalışır ve böylece onun için sürekli akan bir zevk ırmağı olur. Öyle ki can sıkıntısı, sıradanlığın bu ısrarcı evcil iblisi, onun yanına bile yaklaşamaz.” Zengin içsel kaynaklarla beslenen zihinsel faaliyet, can sıkıntısını hafifletecek tarzda bir etkinlik değildir; o, can sıkıntısına direnir. Faal bir zihin, arzuların döngüsünden değil, bizzat düşünme eyleminden zevk alır.

O halde birkaç dikkat dağıtıcı şeyin olduğu bir ortam, gelişen bir zihinsel yaşam için ideal koşuldur. Eğer biri, en başta doğru zihinsel güçlere sahipse az da olsa uyarılma, daha yüksek bir zihinsel faaliyeti mümkün kılar:

Hayal gücünün gücü ne kadar aktif olursa bize duyular tarafından, daha az dış sezgi yönlendirilir. Hapishanede veya hasta odasında uzun süre tek başınalık; sessizlik, alacakaranlık ve karanlık hayal gücünün etkinliği için faydalıdır ve onların etkisi altında kendiliğinden oyununa başlar.

Tek Başınalık: Yalnız Olmanın Erdemi
Schopenhauer’ya göre, can sıkıntısına direndikten sonra gelen zihinsel liyakatin ikinci bir işareti ise tek başınalığın kapasitesidir: “herkesin sosyalliği, kendi zihinsel ederiyle neredeyse ters orantılıdır.” Bununla birlikte, tek başınalığı bu kadar erdemli yapan şey ise başlangıçta net değildir.

Öncelikle, Schopenhauer’ya göre, dâhinin zihinsel güçleri çok kuvvetliyse o zaman neden en ufak bir sosyal rahatsızlıkta onların dikkati darmadağın olur? Gürültücü bir gruba karşı gösterilen aşırı tahammül, onların dayanıklılığının daha iyi bir işareti olmaz mıydı? Çok güçlü olan zihinlerinin, tek başınalığa ya da başka bir şeye ihtiyaç duyması zorunlu mudur?

Çözüm, her ne kadar güçlü veya yetenekli olursa olsun hiçbir zihnin, dış dünyadan gelen en ufak müdahaleler tarafından bile kendi dışına çekilmemesi gibi görünüyor:

Sezgiye; yolculuklarda, dünyanın karmaşasında ya da güpegündüz dışarıdan çok fazla gerçek malzeme verildiğinde, o zaman hayal gücü çalışmayı bırakır ve aktif olmaz, hatta kışkırtıldığı zaman bile vaktinin gelmediğini düşünür.

Kaos sırasında konsantrasyonu sürdürebilmek, herkes için çok zor olmalıdır. Asıl sınavsa en başta konsantrasyonu sağlayabilmektir. Rahatsız edici şeylere karşı yüksek derece hassasiyet, aslında zihnin çalıştığına işaret etmektedir; aksi takdirde rahatsız edecek bir şey olmazdı.

İkinci olarak; Schopenhauer, nasıl olur da tek başınalığı bir yandan zihinsel bir erdem olarak yüceltirken, diğer yandan da bilmeye değer herhangi bir şeyin doğrudan dünyadan, hayattan ve deneyimden edinilebileceğini savunabilir? Bu konuyla ilgili şunu söylemektedir:

Diğer taraftan Schopenhauer, can sıkıntısı ve sosyalliğin tetiklediği bu tür önemsiz şeyler arasında kesinlikle seyahat etme dürtüsünü sayar. (İroni üstüne ironi: çok gezmiş olmasının yanında Schopenhauer, aynı zamanda çok da bilgili olmasıyla ünlüydü. Hem bu kadar kitap kurdu olan hem de kitaplardan öğrenme konusunda bu kadar olumsuz düşünen bir başkasını bulmak zor olsa gerek.) Schopenhauer’nın düşüncelerini bir araya getirmek bir hayli kafa karıştırıcı bir iştir. Büyük düşünürler, nasıl olurlar da bir yandan bu kadar dünyevi, diğer yandan bu kadar tek başına olabilirler? Onlar gerçekten de dünyaya daha az açılarak mı onu daha iyi bilmektedirler?

Bu kafa karıştırıcı durumun ardında, aslında bir temel düşünce yatar: Kendini düşün. Tek başınalık, bu dünyadan uzaklaşmayı gerektiriyor olabilir ancak aynı zamanda, zihinsel bir özgürlük de sunmaktadır:

Sadece tamamen tek başımıza olduğumuzda, kendimiz olabiliriz; dolayısıyla, tek başınalığı sevmeyen kimse, aynı zamanda özgürlüğü de sevmemektedir; zira sadece yalnız olduğumuzda özgürüzdür.

Schopenhauer’nın önerdiği fiilî bir yolculuk değil, kendi zihnimize ve düşüncelerimize doğru bir yolculuktur. Bu da başkalarının kendi içsel zihinsel yolculuklarının üretimi olan haritalara bakmanın bir alternatifidir.

Yalnızlık: Tek başınalığın Karanlık Tarafı
Burada, Schopenhauer’nın kalpsizmiş gibi görünme riski vardır. Can sıkıntısına duyarlılıkla tek başınalığa tahammülsüzlüğün, zayıf bir zihnin ürünü olduğu çıkarımı yapılabilir. Sosyal izolasyondan en çok muzdarip olanlara sempati duymayı tercih etmez miyiz? Yalnız olmayı çok kolaymış gibi göstererek onları küçümsemiş olmuyor muyuz?

Doğru, Schopenhauer devamlı birilerinin varlığına ve oyalanmaya ihtiyaç duyan birine çok az sempati göstermekteydi. Ancak bu demek değildir ki o, can sıkıntısı ve yalnızlığın pençesine düşmüş herkes için hiçbir şey hissetmiyor olsun. Nihayetinde, can sıkıntısının bir ızdırap biçimi olarak acı çekmek kadar ciddi bir şey olduğunu bize hatırlatan, Schopenhauer’dan başkası değildir. Can sıkıntısının açtığı yara, çok içeride olduğu için hiçbir zaman çok ciddi gözükmez ancak bu sadece, ızdırabın tespitini zorlaştırmaktadır.

Üstelik Schopenhauer’ya göre, “yalnızlık ve hareketsizlik”ten dolayı sıkılmaktan ölen mahkumları hatırlayın. Burada “yalnızlık” diye çevrilen sözcük, Einsamkeit, Schopenhauer’nın tek başınalık için kullandığı sözcükle aynıdır. Fiziksel olarak, ikisi de sosyal izolasyonla aynı durumdur ancak psikolojik olarak, yalnızlık ve tek başınalık birbirlerinden daha farklı olamazdı.

Ne de olsa yalnızlık, istenmeyen bir sosyal izolasyondur. Ve yalnız olan için rahatsız edici olabilecek şey, kişinin sadece sosyal durumu değildir. Schopenhauer, sosyal izolasyonun yüksek düzeyde zihinsel faaliyete ve özellikle hayal gücüne yardımcı olabileceğini öne sürmektedir. Ancak aşırı aktif bir hayal gücü de her zaman istenen bir şey değildir. Düşünceler de istenmeyen şeyler olabilir ve başka insanların aracılığı olmadan, birinin düşünceleriyle dünya arasındaki sınırlar bulanıklaşmaya başlayabilir.

Schopenhauer’ya göre tek başınalığı yalnızlıktan ayıran şey, can sıkıntısına direnmenin derecesidir. Ancak bazı koşullar altında, örneğin sosyal izolasyonun uzadığı ve kaçınılmaz olduğu zamanlarda, can sıkıntısı ve dolayısıyla yalnızlık dayanılmaz bir hâl almaktadır. Dolayısıyla tek başınalıktan yalnızlığa geçmeye karşı tetikte olmamız gerekir.

Mutluluk: Nimetlerinizi Sayın
Schopenhauer’nın mutluluğun varoluşunu ya da ona ulaşma imkanını reddettiğine dair bir mit vardır. Ancak durum hiç de öyle değildir. Schopenhauer sadece, mutluluk dediğimiz şeyin sandığımız şey olmadığını ifade eder.

Schopenhauer’nın iddiasına göre “genel olarak mutluluk diye adlandırılan şey, aslında ve esasen asla olumsuz ve hiçbir zaman mutlak olarak olumlu değildir.” Daha net bir biçimde söylemek gerekirse: mutluluk, bir arzunun tatmini sonucu olumsuzluğudur. Mutluluk, tatmin olmanın kendisinden çok, arzulamanın sebep olduğu ızdırabın rahatlamasından ibarettir.

Bununla Schopenhauer, mutluluğun hiç hissedilmediğini söylememekte ancak sadece, mutluluğun hissedilmesiyle acının hissedilmesi arasında bir dengesizlik olduğunu ortaya koymaktadır. Kötü şeyler, kendilerini acı ve ızdırap şeklinde göstermede nadiren başarısız olurlar, bizi mutlu etmesi beklenen şeylerse sıklıkla gözden kaçırılabilmektedir. Schopenhauer, “Vücudumuzun tamamının sağlıklı oluşunu hissetmeyiz ancak ayakkabının vurduğu ufacık bir noktayı hissederiz” der.

Schopenhauer’ya göre mutluluk, eğer hissedilirse ve hissedildiğinde, daha önceki veya muhtemel istek durumlarının yansımasından kaynaklanır: “Tatmin ve haz bilişimiz, sadece dolaylı bir biçimde olmaktadır.” Izdırap duygusal bir biçimde doğrudan ortaya çıkarken, mutluluk ise bilişsel ve dolaylı olarak belirmektedir.

Bu yüzden sahip olduklarımızın değerini, elimizde oldukları sırada bilemeyiz ancak onları kaybettiğimizde ve onlara tekrar ihtiyaç duyduğumuzda önemini anlarız. Ve eğer yakın zamanda yaşadığımız birtakım olaylar, bize bir şeyi gösterdiyse o da hafife aldığımız şeylerin nasıl çabucak gözden kaçırıldığı ve onları ne kadar geç fark ettiğimizdir. Aynı zamanda bu, bizi daha minnettar olmaya cesaretlendirirken alışılmış minnettarlığı ifade etmeyi beceremediğimizi de göstermekte ve gelecekteki nimetlerimizi saymak için şu anda kendimize verdiğimiz sözleri tutabilme yeteneğimizi de şüpheye düşürmektedir. Ancak en azından, onlar en sonunda geri döndüğünde, biz de büyük bir rahatlama hissini dört gözle bekleyebiliriz.

Dolayısıyla, “biz; bizi kurtaran ihtiyaçları, hastalıkları, istekleri ve benzer şeyleri hatırlamaktan zevk alırız. Çünkü bu, hâlihazırda sahip olduklarımızı sevmemiz için tek yoldur.” Senin için umut var.

©® Düşünbil (2022)
Yazar: David Bather Woods
Çeviren: İrem Elçi-Bozkurt

22 Haziran 2026 Pazartesi

Maastricht Kriterleri

Maastricht Antlaşması'nda AB'ye üye devletlerin Ekonomik ve Parasal Birliğe katılımı için öngörülmüş bulunan zorunlu koşullar belitilmiştir.




Maastricht Antlaşması'nda üye devletlerin Ekonomik ve Parasal Birliğe katılımı için öngörülmüş bulunan zorunlu koşullar Merkez bankalarının aşamalı olarak bağımsız hale getirilmesi için yasal değişikliklerin yapılması ve "makroekonomik yaklaşım kriterleri"ne uyum olarak iki genel başlık altında toplanabilir:

  • Her üyenin yıllık ortalama enflasyon oranı, fiyat artışını en düşük üç üye devletin yıllık enflasyon oranı ortalamasını en fazla 1.5 puan geçebilecektir.
  • Üye devletlerin planlanan, ya da fiili kamu açıklarının gayri safi yurtiçi hasılalarına oranının yüzde 3'ü aşmaması gerekmektedir.
  • Üye devletlerin planlanan, ya da fiili kamu borç stoklarının, gayri safi yurtiçi hasılalarına oranının yüzde 60'ı geçmemesi zorunludur.
  • Her üye devlet, fiyat istikrarı bakımından en iyi sonucu sağlayan üç üye devletin ortalama nominal uzun vadeli faiz oranını en fazla 2 puan aşabilecektir.
  • Üye devletlerin ulusal paraları, Avrupa Döviz Kuru Mekanizmasının izin verdiği "normal" dalgalanma marjı içinde kalmalıdır. (Şu an için yüzde 15, ancak hemen hemen bütün ülkeler yüzde 2.25 marjı içinde kalmaktadır.)

26 Mayıs 2026 Salı

“Aydınlanma nedir?” sorusuna yanıt

Immanuel Kant (1724-1804);

"Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır."


Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır.
İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır; Sapare Aude! “Aklını kullanma cesaretini göster!” Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır.

Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes) , tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar, ve aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır.
Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğîm sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü.
Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler [vasiler, ç.] insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için , gerekeni yapmaktan geri kalmazlar.
Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler.
Oysa onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü bir kaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar. Demek oluyor ki her birey için nerdeyse ikinci bir doğa yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin olmayıştan kurtulmak çok güçtür. Hatta insan bu duruma seve seve katlanmış ve onu sevmiştir bile; işte bu yüzden o, kendi aklını kullanma bakımından gerçekten de yetersizdir; çünkü onun böyle bir deneyi gerçekleştirmesine asla izin verilmemiştir, o aklını kullanmayı denemeye hiç bir zaman bırakılmamıştır.

Dogmalar ve kurallar, insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları, erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayakbağı olurlar. Biri çıkıp yürümeyi köstekleyen bu zincirleri atsa da, en dar hendekten bile hemen öyle pek kolayca atlayamaz; çünkü o henüz kendisine güven duyarak bacaklarını özgürce hareket ettirmeye daha alışamamıştır. İşte bundan dolayı da ruhlarını, zihinsel yanlarını kendi başlarına işleyip kullanarak ergin olmayıştan kurtulan ve güvenle yürüyebilen, pek az kişi vardır.
Oysa buna karşılık, kitlenin kendi kendisini aydınlatması daha çok olanak taşır; hatta ona özgürlük, yani özgür olma hakkı tanınırsa bu durumun önüne geçilemez de. Çünkü yığının içinde, kamuda -vasiler arasında bile- bağımsız düşünebilen bir kaç kişi her zaman bulunacaktır; bunlar önce kendi boyunduruklarını atacaklar, sonra da’ insanın kendindekini akıllıcâ değerlendirmesi yanında bağımsız düşünmenin kişi için bir ödev olduğu anlayışını çevrelerine yayacaklardır.
Ama eskiden kitleyi boyunduruk altına sokan ve kendileri de aydınlanmaya öyle pek layık olmayan ve hak kazanmayan gözeticilerden bir kaçı şimdi çıkıp da kitleyi boyunduruktan kurtulmaları için kışkırtırlarsa, öteki gözeticiler bunları ‘boyunduruk altında kalmaya zorlarlar; önyargıları yerleştirmenin işte böyle zararları vardır, ve bu önyargılar kendilerini yayanlardan sonunda öçlerini alırlar.
Bundan dolayı: kamu ancak yavaş yavaş aydınlanmaya varabilir. Gerçi devrimler ile bir ‘baskı rejimi, kişisel bir despotizm, bir zorbalık yönetimi yıkılabilir; ancak yalnız bunlarla, düşüncelerde gerçek bir düzelme, düşünüş biçimlerinde ciddi bir iyileşme elde edilemez; tersine, bu kez yeni önyargılar, tıpkı eskileri gibi, düşüncesiz yığına, kitleye yeni birer gem, yeni birer yular olurlar: Oysa aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez; ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır: Aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü.

Ne var ki her yandan «düşünmeyin! aklınızı kullanmayın! » diye bağırıldığını işitiyorum. Subay, «Düşünme, eğitimini yap! », maliyeci «düşünme, vergini öde! », din adamı «düşünme, inan! » diyorlar. (Şu dünyada yalnız bir kişi var ki o da, «istediğiniz kadar ve istediğiniz şeyi düşünün, ama itaat edin! » diyor) .

Her yerde özgürlüğün sınırlanışı var. Peki hangi türde bir sınırlama aydınlanmaya karşıdır, hangisi değildir, ve hangi biçimde bir sınırlama tersine özgürlüğe yararlıdır?
Yanıt vereyim: kendi aklının kitle önünde, kamuoyu önünde ve hizmetinde serbestçe ve açık bir biçimde kullanılması her zaman özgürce olmalıdır; ve yalnızca bu tutum insanlara ışık ve aydınlanma getirebilir; buna karşılık aklın özel olarak kullanılışı [der Privatgebrauch], genellikle çok dikkatlice ve dar bir alanda kalacak bir biçimde sınırlandırılabilmiştir ve bu da Aydınlanma için bir engel sayılmaz.
Kendi aklını kamu hizmetinde kullanmaktan [der öffentliche Gebrauch], bir kimsenin, örneğin bir bilginin bilgisini ya da düşüncesini yani aklını, onu izleyenlere, okuyanlara yararlı olacak bir biçimde sunmasını anlıyorum. Aklın özel olarak kullanılmasından da kişinin, kendi işi ve memuriyeti çerçevesinde, kendisine emanet edilen topluma ilişkin bir hizmeti ya da belirli bir görevi yerine getirmesi diye anlıyorum.
İmdi kamunun çıkarlarını etkileyen bazı işlerde, yapay bir ortak anlaşma gereğince ve hükümet tarafından kamu amaçlarına uygun biçimde ve ‘hiç değilse onu ortadan kaldırmayacak şekilde, kanunun bazı üyelerince kullanılabilecek bazı belirli işlemlere, belirli mekanizmalara gereksinme duyulur. Bu gibi durumlarda aklı kullanma tartışmasına kuşkusuz izin verilmez, itaat etme kesin emirdir.
Fakat kendisini makinenin bir parçası sayan herhangi bir insan, yine kendisini bir topluluğun üyesi, hatta, evrensel uygar bir toplumun üyesi olarak tanıtması durumunda, örneğin bir bilgin sıfatıyla, kendi düşünme yetisine dayanarak yazılarıyla kamuya yönelir; her hal ve durumda aklını kullanır, ama, zamanında edilgin olarak da olsa görev yaptığı durumları ve işleri de zarara uğratmadan yapar bunu.
Üstlerinden aldığı bir emir üzerinde, onun yararlılığı ya da yararsızlığına ilişkin olarak akıl yürüten bir subayın tutumu tehlikeli ve zararlıdır, onun ödevi yalnızca itaat etmektir.
Fakat eğer bu konuda doğru olmak gerekiyorsa, bir bilgin olarak onun askerlik hizmetinin yanlışları üzerindeki eleştiri ve düşünceleri ve bunları kamu önüne yargılanması için götürmek istemesi yasaklanamaz.
Yine bunun gibi yurttaş, kendisine düşen vergiyi ödeyemezlik edemez; hatta bu gibi vergilere ilişkin yapılan acımasız eleştiriden ve ödememeye yönelik davranışlar, bu uymamaların genelleşebileceği gerekçesiyle cezalandırılabilir.
Bununla birlikte bir bilgin olarak aynı vatandaş. kamu önünde vergilerin uygunsuzluğu ve adaletsizliği üzerindeki düşüncelerini açıkça belirttiği zaman asla yurttaşlık yükümlülüklerine karşı gelmiş sayılmaz.
Yine aynı şekilde bir papaz da hizmetinde bulunduğu kilisenin öğretileri ile uygunluk ve uyum içinde işi gereği kilisenin inançlarını cemaatine ve halkına öğretmekle yükümlüdür. Fakat bir din bilgini olarak o, bu inançları pekâla eleştirebilme özgürlüğüne ve daha fazlasına sahiptir: büyük bir itina ve dikkatle ölçülüp-biçilmiş ve tartılmış düşüncelerini, çok iyi bir biçimde yönlendirilmiş eğilimlerini kamuya iletmek sorumluluğuna sahiptir; bunlar, sözü geçen dinsel öğretilerin yanlış yönleri üzerinde alabileceği gibi, dinin ve kilise işlerinin düzeltilmesine ilişkin de ola;bilir; ve bunu yaparken de vicdanını rahatsız edecek hiç bir şey söz konusu olamaz. Kilisenin sadık bir hizmetkârı olarak görev ve yükümlülüklerine uygun bir biçimde vaaz verirken o, kendi kişisel kanılarına göre bunu yapmak özgürlüğüne sahip değildir; ama, kendisinin yükümlü olduğu şekilde ve başka bir otorite adına dinsel telkinde bulunmak zorundadır.
O şöyle söyleyecektir: Kilisemiz bunları ya da şunları öğretir; işte kullandığı kanıtlar da bunlardır. Cemaati yani dinsel topluluğu için kendisinin bile tam bir inançla bağlı olmadığı din- sel kuralların pratik yaranlarını ve avantajlarını gösterirken o, bunlar içinde saklı bir hakikatin bulunmasının olanaksız olmadığını ve içsel dine karşı çıkan hiç bir şeyin bulunmadığını söylemek durumunda kalır. (Bu gibi dinsel öğretilerde, her durum ve olayda dinin özüne hiç bir şey karşı gelmemiştir, gelemez) . Papaz eğer, bunlardan hiç birini öğretilerde bulamadığını düşünecek olursa, işte o zaman resmi görevlerini vicdanı rahat olarak yürütemeyecek ve görevinden ayrılması gerekecektir.
Sonuç olarak din adamının cemaatinin önünde bir eğitimci imiş gibi aklı kullanması yalnızca aklın özel kullanımı olmaktadır, çünkü burada cemaat ne kadar büyük ve kalabalık olursa olsun bir aile toplantısı söz konusudur ve papaz olarak o kişi özgür değildir ve olmamalıdır; çünkü o kendisine dışardan yüklenen bir görev ile bağımlıdır. Buna. karşın, alanının bir bilgini olarak din adamı yazılarıyla halka hitap ederken, dünyaya seslenirken, yani rahip olarak aklını kamu hizmetinde kullanırken, aklın herkes için kullanımının ve kendi adına konuşmanın sınırsız özgürlüğünden yararlanır. Zira halkın ruhani yani tinsel işleriyle ilgileneceklerin kendilerinin de ergin olmamaları gerektiğini sanmâk yakışık almayan ve saçmalıkları sürekli kılan bir saçmalıktır. Fakat bir kilise meclisinde ya da Presbiteryen kiliselerindeki kutsal yönetim kurulunda (Hollanda’dıların böyle söylediği gibi) görüldüğü üzere, ruhbanlar sınıfı değişmez kesin bir dinsel öğretiler manzumesini, hem kendi üyelerinin her biri üzerinde, hem de onların aracılığıyla halk üzerinde, her zaman için değişmeyen bir koruyuculuğu güvenle sürdürmek amacıyla, bir yemine dayanarak ortaya koymak hakkını kendilerinde bulmamalı mıdırlar? Hemen yanıt vereyim bu kesinlikle olanaksızdır.

Şöyle ki, insan soyunun gelecekteki her yeni aydınlanmasına engel olacak ‘böyle bir anlaşma kesin olarak bir hiçtir, mutlak olarak boş ve gelecekten yoksundur; kaldı ki böyle bir sözleşme, en üstün bir yetke ya da parlamentolar veya en gösterişli ve görkemli barış antlaşmaları tarafından onanmış olsa bir de. Çünkü hiç bir çağ bir, yemine dayanarak kendisinden sonra gelen dönemlerin, hem de pek önemli konularda, bilgilerini genişletmemesi ve yanılgılarını düzeltmemesi ya da aydınlanmada ileri gitmemesi için herhangi bir anlaşmaya yönelemez.
Böyle bir şey insan doğasına karşı işlenmiş bir kıyım olur; çünkü sözü geçen bu durum, insan doğasının köktenci amacı ve belirlenim ilkelerinden biri olan ilerlemeye aykırıdır, ve bundan dolayı daha sonraki kuşaklar da bu gibi anlaşmaları yetkisiz ve suçlu bularak bir kenara bırakmakta tamamiyle haklıdırlar. Şimdi acaba aydınlanmış bir çağda mı yaşıyoruz? sorusu sorulunca, yanıt şöyle olacaktır: Hayır, aydınlanmış bir çağda değil, fakat aydınlanmaya giden bir dönemde,’bir aydınlanma döneminde yaşıyoruz. Şimdiki zamanlarda olduğu gibi, insanlığın bir bütün olarak, başkasının rehberliği olmaksızın, dinsel konularda kendi aklını iyi bir biçimde ve güvenilir bir şekilde kullanması durumunda olması ya da bu duruma getirilebilmesi için katedilecek daha çok yolumuz var. Fakat bu yönde özgürce çalışmak için şimdi onların yolunun temizlenip aydınlatıldığına ilişkin farklı göstergelere sahibiz; böylece evrensel aydınlanmaya . giden yoldaki engeller,

İşte bu bakımdan çağımız bir aydınlanma çağıdır ya da Friedrich’in yüzyılıdır.
Bir prens din konularında, halkına herhangi bir emir vermemeyi ya da yükümlülük yüklememeyi kendi görevi bakımından bir küçüklük ya da bir gerilik olarak görmez ve halkını tüm bir özgürlüğe doğru yöneltirse, hatta bu prens hoşgörülü gibi kibirli bir sıfatı kabul ederek bir zayıflık da gösterse, o aydınlanmış bir kimsedir.
İşte böyle bir kimse çağdaşlarınca ve kendisine borçlu olacak daha sonra gelenlerce; insanlığı ergin olmayıştan ilk kez kurtaran, hükümeti ilgilendirdiği oranda ve bütün insanları vicdanları ile ilgili tüm konularda akıllarını kullanmada özgür bırakan bir insan olarak onurlandırılmayı hak eder. Onun yönetimi altında kilise ileri gelenleri kendi resmi görevlerinin yapılmasını gerekli gördüğü konularda önyargılı davranmaksızın ve fazla ayak diretip karşı koymaksızın bir bilim adamı gibi kendi güçleri ve olanakları elverdiği ölçüde özgür bir biçimde ve halka açık olarak kendi kanılarını, düşüncelerini ve kararlarını dünyanın yargısına, oyuna ve onayına sunabilirler, hatta bu tutum yer yer, şurda burda ortodoks öğretiden sapmaları da beraberinde getirse bile; işte bu durum herhangi resmi bir görevle sınırlandırılmamış diğer kimselere de uygulanır. Bu özgürlük ruhu dışarıya doğru da bir açılma ve yayılma gösterir, öyle: ki kendi işlevini yanlış anlayan, görevini kötüye kullanan ve rolünü başarıyla oynayamayan hükümetlerce empoze edilen dış engellemelerle bile sataşmak zorunda kalır.
Bu gibi hükümetler, en azın.dan ulusun birliğini ve halkın uyumunu tehlikeye düşürmeksizin özgürlüğün böyle bir ortamda. nasıl varolabildiğini gösteren parlak birer örnektirler. Artık insanlar kendi rızalarıyla yollarının üstünden barbarizmin, bir ‘tür büyüklük kompleksinin yavaş yavaş kaldırılması için çalışacaklar ve bu da benimsenmiş, yapma ve uydurma birtakım ölçülerin insanları bunların içinde tutmasının ortadan kaldırılmasıyla birlikte gerçekleşecektir.

Burada aydınlanmanın yani insanın kendi kabahati sonucunda karşı karşıya bulunduğu olgun olmayış ya da kendi sorumluluğu sonucu düştüğü ergin olmayış durumundan kurtuluşunun odâk noktası olarak din konularını belirlemeye çalıştım. Çünkü bilimler ve, sanatlarla ilgili olarak yöneticilerimizin bu konular üzerinde söz sahibi olma ve koruyuculuk yapma rolü oynamaları çıkarlarına uygun düşmez; ikinci olarak din bakımından ergin olmayış her şeyden daha çok tehlikeli, zararlı ve onur kırıcıdır. Fakat bilimlerde ve sanatlarda özgürlüğe öncelik tanıyan bir devlet başkanının düşünme biçimi daha ileri bir yayılım gösterir ve kendi yasası açısından bile vatandaşlarının kendi akıllarını serbestçe ve herkese açık olarak kullanmasına izin vermesinde hiç bir tehlikenin bulunmadığını bilir, herkesin önünde daha iyi bir yasanın yapılması için onların düşüncelerini alır; bu durum yürürlükteki yasanın doğru, içten ve açık bir eleştirisini getirse bile; önümüzde bu türe uygun çok parlak bir örnek vardır, hiç bir yönetici bizim kendisini onurlandırdığımız bu kimseyi şimdiye değin aşamamıştır. [Büyük Friedrich, ç.]
Ama kendisi aydınlanmış, hayaletlerden korkmayan bir yönetici elinde iyi örgütlenmiş ve kalabalık bir orduyu toplumun güvenliğini sağlayabilme için bulundursa da, devletin cesaret edemediği şu sözü söylemek yürekliliğini kendinde bulabilir: “İstediğiniz ,kadar ve istediğiniz konular üzerinde düşünün, ama itaat edin! Bu durum ise insansal konularla ilgili olması nedeniyle karşımıza tuhaf ve umulmadık bir durum olarak , çıkar, tıpkı herşeyin hemen hemen paradoksal olduğunu geniş anlamda aldığımızda buna benzer bir sonuca varmamız gibi bir şeydir bu. Yüksek düzeye ulaşmış bir toplum özgürlüğüdür kuşkusuz halkın zihinsel özgürlüğü yanında bir önceliği vardır ve onun önüne aşamayacağı sınırlar koyar: Buna karşın toplum özgürlüğünün daha aşağı bir düzeyde olması demek, onun zihin özgürlüğüne kendi gücünü gösterebilmesi için yeteri kadar yer sağlaması demektir.

Doğa bir defalığına. sert kabuğu altındaki tohumu özgürlüğüne kavuşturmuş, bütün yumuşaklığı ile onu kollamış, yani özgür düşünmeye yönelik bir eğilim ve hizmet sonunda giderek halkın zihniyetine, onda yerleşmiş bulunan inançlara tepki göstermiş ve yavaş yavaş özgür eyleyebilme aşamasına, gelmiştir. Bu durum yani özgür düşünme ve eyleme, yönetimlerin yani hükümetlerin ilkelerini de etkileyecek ve kendilerine göre insanı kullanarak onu sömürebilecekleri ya da ondan yararlanabilecekleri düşüncesi, makinadan fazla bir şey olan insanın’ insansal onuruna uygun davranma düşüncesine dönüşecektir.

Immanuel Kant, Felsefe Yazıları
Türkçesi: Nejat Bozkurt, Remzi Yayınları.
https://mkaymak.wordpress.com/aydinlanma-nedir-sorusuna-yanit-2/ 08.11.2015
http://www.allmendeberlin.de/Aydinlanma_Nedir_Kant.pdf 08.11.2015

Yukarı