Translate

23 Kasım 2019 Cumartesi

Üç Cam Kutu…

"Yeteneksizlik, adaletsizlik, nefret, düşmanlık, yolsuzluk... Kendini 'vatanını ne kadar seviyorsun' sorusunun ardına saklıyor."

Avukat görüşmeleri yan yana dizilmiş cam kutular içinde yapılır hapishanede. Bir avukat görüşünde, sol tarafımdaki kutunun içinde bir seri katil, sağ tarafımdaki kutuda ise bir mafya reisi vardı. Dünyanın herhangi bir “yüksek güvenlikli hapishanesinde” bir seri katille bir mafya reisine rastlayabilirsiniz ama seri katil-romancı-mafya reisi üçlemesine bir arada rastlayabilmek için sanırım bazı özel ülkelere gitmek gerekir. Tabii romancının yerinde bir solcu avukat, bir Kürt politikacı, dindar bir gazeteci, toplumsal sorumluluğunun farkında bir iş adamı, devrimci bir öğrenci de olabilir. Hepsi aynı ilginç üçlemeyi yaratır. Hepsi de aynı tür ülkelerin hapishanesinde bulunur.
“Hapishanemizde” epeyce mafya reisi vardı, avukat görüşünde, revir kuyruğunda rastladıklarımla selamlaşır, uzaktan işaretle hal hatır sorardım. Hapishanede herkes birbirine selam verirdi zaten. Bir kısmımız adam vurmak gibi, bir kısmımız yazı yazmak gibi ağır suçlar işlemiş, sonunda aynı yerde buluşmuş insanlardık, hayatın dışına atılmak gibi ortak bir kaderi paylaşıyorduk, kimse kimseden selamını esirgemezdi. Sadece seri katile selam veren kimseye rastlamadım. O da kimseye bakmazdı zaten.
Babam, insanların genellikle hapishane edebiyatıyla ilgilenmediklerini söylerdi, birkaç istisna dışında bu doğru bir gözlem bence ama bir romancı darbecilere “subliminal mesaj gönderme” suçlamasıyla gözaltına alınıp, askeri bir darbeyi desteklediği iddiasıyla önce ağırlaştırılmış müebbete sonra da on buçuk yıl hapse mahkûm edilince bu maceranın nasıl bir şey olduğuna dair bir merak oluşuyor.
Üç yıl hapis yattıktan sonra “dışarı” çıktım.
Dışarda geçirdiğim birkaç gün içinde yaşananlara, tepkilere, gelişmelere, söylenenlere baktığımda, hayatın hapishaneyle tımarhaneden ibaret olabileceğine dair bir duyguya kapıldım.
“Lumpenizm” diyebileceğimiz garip bir ideoloji çeşitli kılıklar içinde sanki “dışarıya” egemen olmuş, alt düzey bir delilik toplumun dokularına nüfuz etmişti. Toplumda entellektüel “hiyerarşi” altüst edilmiş, en zekâsız ve yeteneksiz olanlar en çok konuşma hakkını ele geçirmişti. Zekâ, yetenek, bilgi, yaratıcılık aşağılanıyordu, insanlığın en korkunç sorularından biri olan “sen vatanını ne kadar çok seviyorsun” sorusu herkesin toplum içindeki yerini belirliyordu. Herkes vatanını çok seviyordu, deli gibi seviyordu, ölesiye seviyordu, bunun kanıtı da “vatanını çok sevdiğini” bağırarak söylemekti. Kimin daha çok vatanını sevdiğine ise iktidar karar veriyordu.
Bu dehşet verici yarışta aklını ve mantığını kaybetmeyenlere yer yoktu.
Mantıklı her itiraz, hukuka ve insanların hakları olduğuna duyulan inanç yarış dışı kalmaya yetiyordu. Edebiyat küçümseniyordu, yetenek küçümseniyordu, yaratıcılık küçümseniyordu, hayat küçümseniyordu, ölüm yüceltiliyordu, cehalet yüceltiliyordu, iktidara sadakat yüceltiliyordu. Lümpenler, bayraklarını her yana dikmişlerdi.
Üstelik işin daha da ürkütücü yanı bunun uluslararası bir düzeye tırmanabilmiş olmasıydı. Birçok ülkede Lümpenist bir çılgınlık dört nala gidiyordu. Entellektüel düzey ve zekâ gerilerken intikam, şiddet ve düşmanlık artıyordu. Yazarlar, sanatçılar, bilimciler, aydınlar, kara gömlekliler kalabalığı içinde bir köşeye doğru itiliyordu. “Vatana” yazar değil, asker lazımdı. Soru sormayan, itiraz etmeyen, emre uyan askerler.
Bu acıklı durumu, teknolojik gelişmeye ayak uyduramayanların öfkesiyle, ekonomik gelişmelerle, yeni bir çağın başlamasında duyulan korkuyla açıklayanlar var, büyük ihtimalle söyledikleri de doğru. Ama ben insanlığın manik depresif bir yapısı olduğunu, dönem dönem bir çıldırma nöbetine girdiğini, ancak böyle nöbetlerden sonra iyileşebildiğini düşünüyorum. İnsanlık, uzaya gidecek bir akılla “milliyetçilik” türünden akılsızlığı aynı bünyede taşımanın zorlayacılığını böyle sinir krizleri geçirerek atlatmaya çalışıyor.
Dünyanın her yanında yazarlar az çok birbirine benzediği gibi dünyanın her yanında milliyetçiler de az çok birbirlerine benziyorlar. Hepsi kendi milletlerinin en değerli millet olduğunu iddia ediyor ve hiçbiri bütün milletlerin aynı anda nasıl “en değerli” olabileceğini hiç sormuyorlar. Sanırım ortak ahmaklık bu soruyu sormamakla başlıyor.
Okuyucularından çok daha yaşlı bir yazar olarak tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim ki bu yaşanan cinnetin tek panzehiri milliyetçiliğe karşı çok kararlı ortak bir tavır almaktır. Yaşanan cinnetten bunalan herkesin milliyetçiliği reddeden bir çizgide buluşarak,  kendi ülkesinde yüksek sesle milliyetçiliğin insanlığın en büyük zehiri olduğunu, bu zehirden içen toplumların mutlaka hastalanacağını hatırlatması gerekiyor.
Milliyetçilik bir yağ lekesi gibi bütün dünyaya yayılıyor. Yeteneksizlik, adaletsizlik, nefret, düşmanlık, yolsuzluk kendini “vatanını ne kadar seviyorsun” sorusunun ardına saklıyor.
Onlar her yerdeler.
Bazı ülkelerde bu soruyu güvenle ve sertçe soruyorlar, bazı ülkelerde bu soruyu rahatça soracakları günü bekliyorlar. Milliyetçilik bir radyasyon bulutu gibi her ülkeye sızıyor, çoğalıp büyüyor.
“Kumsalda” isimli bir film seyretmiştim, bir atom bombası saldırısından sonra bir kumsalda radyasyonun bulundukları bölgeye gelmesini bekleyen bir grup insanı anlatıyordu. Büyük bir pankart asmışlardı. Üstünde “hâlâ zaman var” yazıyordu. Filmin sonunda herkes öldü sadece pankart kaldı. sahilde
Çevrenize bakarsanız, siz de bu pankartları göreceksiniz.
“Hâlâ zaman var.”
Na kadar zaman var?
Yazarlar, sanatçılar, aydınlar, bilimciler ve özellikle hukukçular, “hâlâ zaman varken” bu lümpen milliyetçilik saldırısına karşı ortak bir direnç göstermezse, milliyetçilik radyasyonu her kumsala ulaşır, hiçbir yerde güvenli bir toprak parçası kalmaz.
Dünyanın her ülkesinde cam kutular bulunuyor.
Bir tarafta bir seri katil, bir tarafta bir mafya reisi olabilir. Ortadaki kutuya bakın. Orada bir yazar görmemenin en güvenli yolunun ne olduğunu kendinize sorun. Bazı dönemlerde ortadaki kutuda sadece yazarlar oturmaz, lümpenizme karşı çıkan her dürüst insan o kutuda oturabilir.
Fransız aydınları başka ülkelerdeki birçok aydınla birlikte bana çok yardım etti. Bu hem bir teşekkür hem de bir daha yardıma muhtaç kalmamak için yapmak zorunda olduklarımızı bir daha kendimize hatırlatma yazısı.
Hâlâ zaman var.
O zamanı iyi kullanmak lazım. Geriye sadece bir pankart kalmasın diye.
Ahmet Altan, 13 Kasım 2019

22 Kasım 2019 Cuma

Tüm rolleri bir kişinin oynaması imkansız.

Hayatınızda eksik olan güven ve ilham kaynağını bulmak istiyorsanız, kendinizi destekleyici insanlarla kuşatmanız gerekir.
Herşeyden önce, etrafınız kötümser ve şüphecilerle dolu olmadan bile olumsuzluklardan kaçınmak tek başına zordur. Pozitiflik çemberinize kimlerin dahil edeceğini düşünürken, göz önünde bulundurmanız gereken altı kişilik türü vardır.

-Birincisi Katalizör. Bu, sizi saklı kalabilecek heyecan verici fikirler ve fırsatlar ile tanıştırarak hayatınızı değiştirebilecek olan göz açıcı kişidir. Bu, ilham almak için her zaman mükemmel bir kitabı önerebilecek, yaratıcı veya çok okuyan bir arkadaşınız olabilir.

-İkincisi Oyuncu. Bu, kendinize acımanıza izin vermeyi reddeden ve her zaman size hayatta iyi ve güzel olan herşeyi hatırlatan bir gülümsemeye sahip olan eğlenceli arkadaşınızdır.

-Bundan sonra şefkatli var. Ağlamak için bir omuza veya yataktan kalkamayacak kadar hasta olduğunuzda tavuk çorbası getirecek birine ihtiyacınız olursa, şefkatli sizin için oradadır, hiçbir soru sormaz.

-İlham veren, cesaretlendirip destekleyen, bilgelik ve umut dolu olan arkadaşınızdır. Ne zaman bir ilham verici ile tanışırsanız, hayatın imkanları üzerine güven ve heyecanla dolup taşarsınız.

-Meydan okuyan, insanları yeni bir ışıkta görmek istediğinizde gideceğiniz kişidir. Meydan okuyanlara bu ismin verilmesinin nedeni statükoya meydan okumalarıdır. Sıradan küçük konuşmalarda harika olmayabilirler, ancak onların benzersiz bakış açıları ve akıllara durgunluk veren tartışmaları için onlara değer verirsiniz.

-Altı numara Sevgilidir. Şimdi, bu illa ki aşık olduğunuz kişi değil, koşulsuz sevgi sunan ve yargılanmadan rahatça konuşabileceğiniz kişidir. Bu kişi çocukluk arkadaşı veya ebeveyn olabilir, ancak ne olursa olsun, en kötü anınızda yanınızdadır.

Ayrıca iç çemberinizin bir bonus üyesi de var: Yapıcı, tabii ki, romantik partneriniz bu kişidir. Önceden eşinizin sıralanan her şey olması gerekmediğini anlamak önemlidir.
Pek çok ilişki, bir eşin başka her özelliğin yanısıra şefkatli, ilham verici, zorlayıcı ve eğlenceli olmasını beklemek şeklindeki gerçekçi olmayan talepler yüzünden başarısız olur. Dolayısıyla, bu rollerin çoğunun genellikle başkaları tarafından yerine getirildiğini unutmayın.

Ken Robinson
http://sirkenrobinson.com/

Ermeniler göçmen mi?


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdogan´ın ABD gezisi esnasında yaptığı konuşmada; ”Ermeniler bundan önce değişik yerlerde göçmen olarak dolaşırlardı, Türkiye’de de aynı şekilde göçmen olarak yaşarlarken zorunlu tehcir yaşandı.“ konuşması Ermeniler arasında şaşkınlığa ve yeni tartışmalara neden oldu.
Ermeniler gerçekten göçmen mi ? Göçmen ve Göçebe arasında fark var mı? Ve biz bu farkı anlıyormuyuz?
Göçmen ne demek; Bir ülkeden başka bir ülkeye yerleşmek amacıyla göç eden, kişi, aile veya topluluklara denir.
Göçebe ne demek; Hayvancılıkla ya da sürekli olmayan işlerle uğraştıkları için belli bir yerde oturmayıp, değişik koşullara bağlı olarak, bir yöre içinde hayvanları, çadırları ve öteki araçlarıyla birlikte yer değiştirerek yaşayan (kimse ya da topluluk).
Ben bu yazımda işin siyasi boyutundan çok Ermeniler kimdir? Asıl vatanları neresidir? ve Anadolu´daki varlıkları hangi tarihler arasında gerçekleşmiş ve Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyetine neler katmışlar bunun üzerinde durmak istiyorum.
Malesef siyasi ve politik nedenlerle Ermeniler´in varlıkları, ürettikleri, katkıları ve tarihleri hakkında var olan hafıza yok edildigi için, 1915’de yaşanan büyük felaket ve tehcir’den günümüze devamlı nefret söylemi yürütüldüğü için, Anadolu’nun kadim halklarından olan Ermenileri tanımıyoruz veyahut çok yanlış tanıyoruz.
Tarihin babası olarak adlandırılan Hellen tarihçisi Heredot, Ermenilerin Trakya kökenli bir halk olan Frigler’in (Frigyalilar), Urartu bölgesinde yaşayann bir kolu olduğunu söyler.
Ermeniler kendilerine Hay ve ülkelerine Hayastan veya Hayk adını verirler. Yabancılar ise Ermeni ülkesine Armina veya Arminiya demişler ve farsça Bisutun kayıtlarda M.Ö. 510 tarihinde bu isme ilk kez rastlıyoruz. Eski Pers İmparatorluğunun Arminiya eyaleti (satrapligi) Van Gölü havzası merkez olmak üzere Ağrı Dağı yöresi ve Aras, Arpaçay vadileri ile en Batıda Elazığ ve Erzincan yöresini içerecek şekilde Yukarı Fırat havzasını kapsardı.
Aynı bölge Antik Çağ boyunca Eski Yunan ve Latin kaynaklarında Armenia, İslamiyet dönemine ait Arap kaynaklarında ise Armaniyya/Ermeniyye olarak geçer.
Türkçe metinlerde ise o bölgenin adı, 15. yüzyılın başlarına kadar, Ermeniyye olarak geçer. Urartu Krallığı ve Uygarlığı M.Ö. 7. yüzyıldan itibaren zayıflayarak çökünce aynı bölgede birbirinden bağımsız olarak hareket eden çeşitli Ermeni beyleri güçlenerek Antik Ermeni Krallığını kurarlar.
Malazgirt 993’te, Ardanus ve Yusufeli 1000’de, Ardzruni Krallığı 1020’de, Ani 1045’te, Kars 1064’te Bizansa boyun eğer ve yenilgiye uğrayan Ermeni beyleri Fırat’ın batısındaki eski Rum topraklarına göç ettirilerek Sivas, Kayseri, Maraş, Antep ve Kilikya bölgelerine yerleşir.
Dönemin çeşitli zamanlarında Bizanslıların, Perslerin, Arapların, Selçukluların saldırıları ve Ermeni beyliklerini ve kraliyetini ele geçirmesiyle Ermeniler, İç Anadoluya göç etmek zorunda kalırlar. Ermenilerin bulunduğu coğrafyanın, Doğu Roma İmparatorluğu ile Sasani İmparatorluğu arasında bulunmasından dolayı iki devlet arasındaki savaş ve çatışmalardan en çok etkilenen Ermeniler oldu.
Özellikle 5. yüzyılda Ermeniler ile Sasaniler arasında yaşanan uzun savaş döneminde başta asilzadeler olmak üzere büyük bir Ermeni nüfusu Istanbul’a göç etti. 5.ve 6. yüzyılda göçler hızla devam ettiğinden 572 yılına varıldığında İstanbul´da kalabalık ve teşkilâtlı bir Ermeni cemaatinden söz edilebilirdi.
Yine Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde, şehir kuşatma altında tamamen viraneye dönmüş olduğundan, şehri eski haşmetli günlerine döndürmeye kararlı olan Fatih Sultan Mehmet, büyük bir imar hareketine girişir.
Şehrin nüfusu fetihten sonra 30 bin ile 50 bin arası tahmin edilmektedir.
Şehir nüfusunu arttırmak amacı ile önce gönül rızası ile sonrasında zorunlu göçle Subaşı Süleyman Bey görevlendirilir, Anadolu’dan aileler getirilir ve bu ailelerin içinde Ermeniler de vardır.
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’da büyük bir imar hareketi başlattığı için şehre getirilenlerin çoğunluğu mimar, kalfa, işçilerden oluşuyordu. Zanaatkar, tüccar ve meslek sahibi olanlar şehre yerleştiriliyor, diğerleri etraftaki köylerde iskan ediliyordu. Fatih Sultan Mehmet’in şehre getirdiği ilk Ermeni kafilesi, 1461’de Bursa Basepikposu Hovagimín önderliğinde şehre gelen Bursa Ermenileridir.
Böylece Orhan Gazi döneminden bu yana Bursa’da bulunan Ermeni piskoposluğu da İstanbul’a taşınmış oldu.
Burada Ermenilerin tarihçesini ve İç Anadolu ve İstanbul’a göç etme nedenlerini kısaca anlatmaya çalıştım. Burdan da anlaşılıyor ki, Ermeniler göçebe veya göçmen bir halk değiller, kendi öz anavatanları olarak bilinen coğrafya, dönemin büyük imparatorlukları tarafından istilaya ve saldırıya uğradığı için politik sebeplerden ve savaşlardan etkilenerek göç etmek zorunda bırakılmış olmaları onların göçebe veya göçmen bir halk olduğunu göstermez.
Ayrıca yukarıda Ermenilerin anavatanının da yukarı Fırat havzası olduğu ve batıya o dönemin Rum bölgesine (bugünkü iç Anadolu ve Türkiye’nin batısı) göçleri ve İç Anadolu’ya göçleri de 5. ve 6. yüzyıllarda olduğuna göre Türklerden daha önce bu şehirlere, kasabalara, köylere yerleşmiş bir halktır. İstanbul’a gelişleri de Türklerden daha önceki bir tarihe dayandığı gibi Fatih Sultan Mehmet´in arzusu ve hatta zorlaması ile şehrin fetih tarihi ile aynı döneme rastlayan göçlerle oluşmuştur.
Bu durumda Ermeniler için göçmen demek çok doğru bir tarih bilgisini içermemektedir.
Aksine Ermeniler Anadolu’da binlerce yıldır yerleşik hayata geçmiş, krallıklar, beylikler kurmuş ve medeniyet oluşturmuşlardır.
Bir zamanlar yayıncılık´ın kurucusu ve yayın yönetmeni Osman Köker, Ermenilerin Muğla ve Kırklareli dışında tüm Anadolu şehirlerinde, kasabalarında ve köylerinde yaşadıklarını anlattı.
Osmanlı’nın savaş öncesi 1914´deki nüfus kayıtlarında ‘1 milyon 300 bin’ Ermeninin olduğu kayıtlara geçmiştir.
Osmanlı’da nüfus millet sistemine göre sayıldığı için bağlı bulundukları kilise kayıtlarından ”Ermeni” olarak adlandırılan Osmanlı vatandaşlarının sayısı kayıtlara geçmiştir. Trakya’nın diğer şehir ve kasabalarında, Ege sahillerinde, İç Ege’de, Orta Anadolu’daki hemen bütün kasabalarda Ermeni halkının varlığından söz edebiliriz. Karadeniz kıyılarında Samsun’dan Rize’ye kadar olan hat üzerindeki şehir ve kasabalarda Ermeni kilisesi ve okullarının olmadığı hiçbir kasaba yoktu.
Doğu’da yer yer nüfusun tamamını Ermenilerin oluşturduğu kasaba ve köyler vardı. Silifke’den başlayarak Hakkari’ye kadar uzanan bütün güney ve güneydoğuda da önemli Ermeni cemaatleri vardı.
Batı da Ermenilerin şaşılacak şekilde yoğun olduğu bölge olan Güney Marmara havzasıydı. Özellikle Bursa-İzmit arasında yaşamaktadır. Ermeniler burada sadece şehir ve kasabalarda yaşamıyordu, bölgede 50 kadar da Ermeni köyü bulunuyordu.
Osmanlı döneminde en önemli meslekler olan tarım, devlet yönetimi ve askerlik Müslümanların elindeydi. Getirdiği itibar ve gelir bakımından en önemli sektörler bunlardı.
Zanaatkârlığın, ticaretin, sanatın vb. işler gayrimüslimlere bırakılmıştı. Ermeniler, Osmanlı´da ticaretin, sanayinin, edebiyatın, müziğin  (klasik batı müziğinin, Türk sanat musikisinin) tiyatronun, yazılı basının, tarımın, mimarın, halı ve kilimciliğin, ithalatın ve ihracatın, kuyumculuğun, demirciliğin, bakırcılığın vb… gibi mesleklerin en önemli icraatcılarıydılar ve birçok alanda etkin ve hatta önemli öncü rol oynamaktaydılar.
Ermeni tehcirinden sonra kuşaktan kuşağa aktarılan iş alışkanlıkları, yetenekler ve ilişkiler bir anda kesintiye uğradı.
Erzurum mebusu Hoca Raif Efendi anılarında şehirde çeşmelerin musluğunu tamir edecek tek bir usta kalmadığını yazar. Bugün İstanbul’da en önemli mimari eserler arasında görülen Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi, Çırağan Sarayları, Valide Sultanlar ve Abdülhamit Han´ın yaptırdığı camiler, Valide Bendi gibi su tesisleri ve yeni kiliseler, Balyanlar ailesi gibi Ermeni mimarların 19. yüzyılda yapmış oldukları eserlerden sadece birkaçıdır. Fatih Çarşamba´da eski Darüşşafaka Lise binası da Ohannes kalfanın eseridir.
Osmanlı’da ilk tiyatro kurucularından olan Güllü Agop, pek çok Türk sanatçısının sahneye çıkmasını ve çok önemli eserlerin Türkçeye çevrilerek sergilenmesini sağlamıştır. Osmanlı Ermenileri Türk müziğinde önemli bir yeri olan Türk sanat musikisine de çok önemli katkılar sağlamışlardır. Örneğin: Hampartsum Limonciyan 1813’te Türk ve Ermeni klasik sanat müziği için özel bir nota sistemi geliştirmiştir. Türk müziğinde 100 bestekardan 40’ı Ermeni bestecilerdir. Türk müziğine önemli katkılar sağlamıştır. Müzikologlar; Apet Mısırlıyan, Tatyos Efendi, Bimen Şen gibi bestekarlar olmasa fasıl olmazdı diyor.
150. doğum yılı kutlanan ve dünya çapında tanınan Gomidas, 1869 yılında Kütahya’da doğmuş, önemli bir Ermeni müzikologdur. Gomidas geçmişten günümüze Ermeni, Türk, Kürt ayrımı yapmadan, kim ne söylüyorsa kayıt altına almak için şehir-şehir, köy-köy dolaşan ve 4 binin üzerinde derleme yapan önemli bir müzik insanıdır.
Türklerin ve Kürtlerin yazılı olarak kayıt edemedikleri birçok önemli halk türkülerini günümüze taşıdığı için hem kürt halk ezgileri, hem de Türk halk ezgileri açısından da önemli bir yeri vardır. Gomidas’ın derlediği 4 bin eserden günümüze malesef sadece 200 kadarı ulaşmıştır.
Ermeni alfabesi M.S. 405 yılında Mesrop Mashtots sayesinde geliştirildikten sonra din, tarih, bilim ve felsefe alanında eserler, basılı kitaplardan oluşan bir kültür hazinesi yarattılar ve bu kültür birikimini Osmanlı da ilk gazete çıkaranlar olarak da devam ettirdiler. Erzurum, Van, Diyarbakır, Sivas, Trabzon’da Ermeniler nüfus olarak oldukça yoğundu. Buralar ekonomik ve sosyal olarak 1950’lere hatta 1970’lere göre oldukça ileriydi.
Buralarda okullaşma ve kız çocukların okula gitme oranı oldukça yüksekti. Sinama, tiyatro ve benzeri kültür yerleri kurulmuştu. Klasik batı müziği yapan orkestralar, bando takımları vardı. Günlük ve haftalık Ermenice gazeteler, dergiler yayımlanıyordu.
19. yüzyıl sonlarında Sivas, Hüdavendigâr (Bursa) ve Diyarbakır valiliklerinin resmi gazeteleri Osmanlıcanın yanı sıra Ermenice ya da Ermeni harfleriyle Türkçe olarak da yayınlanıyordu. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra Ermeni harfleriyle Türkçe basılan çok fazla gazete vardır.
Bu gazetelerin yazdıklarını merak eden Türk okuyucuların Ermeni harflerini öğrendikleri dahi vakidir. Osmanlı´nın ilk sivil eğitim kurumu Cemiyet-i ilmiyye-i Osmaniye´nin (bir çeşit bilim üreten üniversite) kurucular listesindeki 33 daimi üyeden 9’nu Ermeniler oluşturmuştur.
1567´de Tokatlı Abgar ilk Ermeni matbaasını İstanbul´da kurmuştur.
Osmanlı´nın ilk kadın doktoru olan Adapazar´lı Ermeni Zaruhi Kavalcıyan, Boston Tıp Fakültesi´nden 1875 yılında mezun olan Serope Kavalcıyan’ın 1877 yılında dünyaya gelen kızı Zaruhi’dir.
Kavalcıyan 1898’de Adapazarı Amerikan Kız Koleji’nden mezun olduktan sonra aynı yıl Osmanlı’da kadınların tıp okuması yasaklanmasından dolayı Amerika’ya gider ve ABD’nin İllinois Tıp Fakültesi’nden 1903’te mezun olarak tekrar Adapazarı’na döner.
Burada bir dönem babasının yanında hekimlik yapan ve aynı zamanda Amerikan Koleji’nde biyoloji dersleri veren Kavalciyan Birinci Dünya Savaşı yıllarında aktif olarak hekimlik yaparak, yardım ve bakım kuruluşlarında görev alır daha sonraları İstanbul’a taşınır.
Ermeni dilbilimcilerinin kendi dilleri Ermenice dışında Osmanlıca ve Türkçe diline de çok önemli katkıları olmuştur.
Bugün birçok Atatürk severin arabalarının arkasına çıkartma olarak yapıştırdığı veya dövme olarak koluna yaptırdığı Atatürk imzasının da tasarlayıcısı Robert Koleji’nde matematik ve kaligrafi dersleri veren Hagop Vahram Çerçiyan’dır.
Atatürk´ün Türkçeye verdiği hizmetlerden ötürü kendisine „Dilacar“ soyadını verdiği Agop Martayan´da bu önemli şahsiyetlerden biridir.
Bedros Zeki Garabedyan, Reteos Krikoryan ve Bedros Keresteciyan da, Osmanlıca adına önemli çalışmalarda bulunmuşlar. Günümüzde ismini birçok kişinin değişik vesilelerle tanıdığı Sevan Nişanyan ise Türkçenin Etimolojisi üzerine ilk kapsamlı bilimsel çalışma olan „Sözlerin Soyağacı: Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü’nü çıkardı.
İthalat ve ihracat da olduğu kadar tarım sektöründe de deneyimleri olan Ermenilerin Osmanlı´dan Cumhuriyet´e kalan borçların ödenmesinde önemli bir yerlerinin olduğunu „Osmanlı borçlarının ödenmesi“ adlı kaynakta, bir dip not olarak, karşımıza çıkar diye belirten Osman Köker sadece bir tek tarım ürünü ile bu borçların kapatıldığını söylüyor. Giresun´lu ve Ordu´lu Ermeni çiftçilerin ürettikleri Fındık ile ödenir borçlar.
Anadolu´da yaşayan kadim halklar olan Süryani´ler, Kürtler, Asur´lar, Ezidi´ler, Rum’lar ve Laz’lar gibi Ermenilerin sadece bilimde, sanatda, mimaride, müzikte değil mutfak kültürümüzde de önemli yerleri vardır. Sözün kısası halaylarımızdan, türkülerimize, yemeklerimize kadar zengin bir kültüre sahip olmamızda ve gelişmemizde büyük katkıları ve emekleri olan Ermenileri saygıyla anıyorum ve aramızda artık çok az kalmış olan (Türkiye´de tahmini 50 bin yaşıyor) bu kadim halkın bize kattıklarından dolayı onlara teşekkür ediyorum.
Birlikte barış içinde yaşamak mümkün, yeter ki birbirimizi dinleyelim ve ön yargılarımızdan kurtulalım.
Barış ve Sevgi dolu günler hepimizin olsun!
Yukarı