
Hepimizin aklında çok temel bir varsayım var: “Siyasi partiler iktidarı hedefler.” Bu varsayım kağıt üzerinde mantıklı; o kadar zahmet “ikinci parti” olmak için çekiliyor olamaz. Sağduyumuz da bize bunun saçma olduğunu söyler: Bir siyasi parti gücü neden reddetsin ki? Ama böyle bir tavrın çok haklı gerekçeleri olabilir!
Sağduyu bilimin en sinsi düşmanıdır ve karmaşık sistemleri anlamak konusunda bizi sıklıkla yarı yolda bırakır. Gerçekten de günlük siyasetin sığ tartışmalarından bir adım geri atıp olaya bilim merceğinden baktığımızda, karşımıza son derece irkiltici ama ufuk açıcı bir gerçek çıkıyor: Çok partili sistemlerde uzun dönem “ana muhalefet partisi” olarak kalmak, iktidar olmaktan daha kârlı, daha risksiz ve evrimsel açıdan uyum başarısı daha yüksek (“fit”) bir “hayatta kalma stratejisi” olabilir!
Önce iki kritik noktayı netleştireyim: İlk olarak, bunu derken siyasi partilerin veya liderlerinin canlılar gibi evrimleştiğini söylemiyorum. Buradaki argüman, insan toplumu içerisindeki etkileşimlerin en temelde evrimsel biyoloji, psikoloji ve oyun teorisi gibi bilimsel teorilerle izah edilebileceği argümanı. İkincisi, kastettiğim bir “komplo teorisi” de değil. Mesele, tıpkı biyolojik evrimde gördüğümüz gibi içinde bulunulan çevresel şartların (yasal çerçevenin, seçmen davranışlarının) hangi stratejiyi ödüllendirecek biçimde tasarlandığıyla ilgili olabilir.
Öyleyse gelin, bu “daimi muhalefet” stratejisinin ardındaki mekanizmaları adım adım inceleyelim.
Hayattaki hemen her şeye temel doğa yasaları çerçevesinden bakmak mümkün. Örneğin evrenin en dik kafalı kuralını düşünün: Termodinamiğin İkinci Yasası olarak da bilinen entropinin artışı yasası. Canlı bir organizma veya devlet gibi dışarıyla madde ve enerji alışverişi yapan “açık sistemler”, bu kaçınılmaz entropi artışına karşı koyabilmek (yani hayatta kalabilmek) için durmaksızın enerji harcamak zorundalar. Bunu yapmadıkları anda düzensizliğe, kaosa ve ölüme boyun eğerler.
İktidarda olmanın metabolik yükü
Düşünecek olursanız koca bir ülkeyi yönetmek, yani iktidar olmak, özünde devasa bir mekanizmayı entropiye karşı ayakta tutmaya çalışmakla çok benzer: Ekonomi, dış politika, altyapı, adalet sistemi... Tüm bu kompleks sistemler, eğer ki durmaksızın enerji harcanarak bakımları yapılmazsa dağılmaya ve kaosa sürüklenmeye meyillidir. İşte iktidar partisi, sırf var olan sistemi ayakta tutabilmek ve kendisine yöneltilen tehditleri savuşturabilmek için akılalmaz miktarda enerji (bütçe planlaması, bürokratik mesai, siyasi sermaye) harcamak zorundadır. Siyaset biliminde “İktidarın Bedeli” adı verilen bu “metabolik yük” öylesine ağırdır ki, en ufak bir hata entropinin faturasını doğrudan iktidarın önüne koyabilir.
İşte bu perspektiften bakıldığında muhalefette kalmak, devasa bir “enerji tasarrufu”na karşılık geliyor. Ana görevini sistemin yarattığı hataları işaret etmeye indirgeyerek siyaseten hayatta kalmayı sürdürebilir. Herhangi bir şeyi fiilen tamir etmeden, sadece bozulan şeyleri yüksek sesle dile getirerek varlığını sürdürür. Yönetmenin getirdiği ağır yükten tamamen muaftır; ama sistemin sağladığı kamusal güvencelerin hepsine sahiptir.
Bu enerji tasarrufunun canlılardaki karşılığını görmek için evrimsel biyolojiye bakmamız yeterli. Ekosistemde aslanlar veya kurtlar gibi “tepe yırtıcıları” gözümüze çarpar. Birçoğumuz evrimin nihai hedefinin zirvedeki bu yırtıcıları yaratmak olduğuna inanırız. Halbuki bir tepe yırtıcı olmak riskli bir pozisyondur. Sürekli avlanmak ve bölgenizi savunmak zorundasınızdır; bu inanılmaz miktarda kalori gerektirir. Ekosistemde en ufak bir sarsıntı yaşandığında, açlıktan ölen ilk canlılar hemen her zaman o görkemli tepe yırtıcılar olur.
Öte yandan, biyolojide “Alternatif Üreme Taktikleri” (ART) dediğimiz büyüleyici bir alan var. Örneğin mavi solungaçlı güneş balığı türünde, “baskın erkekler” cüsseli ve saldırgandır. Yuva kurmak ve o yuvayı ölümüne savunmak zorundadırlar. Avlanarak elde ettiği enerjinin çoğunu sınırları korumaya harcar ve bu aşırı efor nedeniyle ömrü çok kısa olur.
Fakat bir de biyologların “sinsi erkekler” veya “uydu erkekler” adını verdiği ikinci bir grup vardır: Bu erkekler ufak tefektir, asla kavga etmezler ve bölgeyi savunmak için enerji harcamazlar. Baskın erkeğin yuvasının çeperinde, güvenli bir mesafede pusuya yatarlar. Baskın erkek bütün o ağır işçiliği yapıp kaynakları sağladığında, uydu erkekler bir anda aradan sıyrılıp kendi spermlerini bırakır ve oradan anında sıvışırlar. Uydu erkek sıfır fiziksel risk alarak hayatta kalmıştır!
Zamanı gelene kadar kendini gizler
Bunun siyaset sahnesindeki karşılığını görmek zor değil. İktidar partisi, ülkenin sınırlarını ve ekonomisini idare etmekle yükümlü olan o baskın, saldırgan ve aşırı yıpranan erkek gibidir. Tüm krizlerin hedefinde o vardır. Peki ya ana muhalefet partisi? O da tam bir “uydu erkek”tir. Ülkeyi yönetme sorumluluğunu almaz; devletin çeperinde durur, iktidar partisinin yarattığı ekosistemin içinde gizlenir. Zamanı geldiğinde yasal olarak sağlanan hazine yardımlarını, devasa bütçeli belediyeleri ve toplumsal prestiji cebine indirip güvenli köşesine çekilir.
Bunu “Uyum Başarısı Arazisi” (fitness landscape) dediğimiz 3 boyutlu harita üzerinden de anlayabiliriz: Arazideki en yüksek dağ zirvesi “iktidar” olsun. Etrafında bir dolu daha ufak tepecikler var; bunlar etraflarına göre avantajlı stratejiler. Şimdi, bu tepelerden birinde oturan bir muhalefet partisinin “İktidar Tepesi”ne çıkabilmesi için ne yapması gerek? Önce bulunduğu tepeden aşağı inmesi, yani daha düşük avantajlı ve riskli pozisyonları kabul etmesi (radikal riskler alması, vizyonunu esnetmesi) gerek. İşte halihazırda yerinden memnun bir muhalefetin o riski alıp o “ölüm vadisine” girmesindense, küçük ama güvenli tepesinde ömrübillah muhalefetçilik oynamak yöneticilerin evrimsel bekası için çok daha akılcı olabiliyor.
Demokratik seçimleri, risklerin ve ödüllerin dağıtıldığı bir oyun gibi modellemek mümkün. Normalde basit Oyun Teorisi analizlerinde demokratik seçimlerin birer “sıfır toplamlı oyun” (“zero-sum game”) olduğu varsayılır; yani bir parti kazanıyorsa, diğer parti mutlaka kaybediyor denir. Halbuki siyasetin kendisi kesinlikle sıfır toplamlı olmayan (“non-zero-sum”) bir oyundur! Bir siyasi parti için iktidar olmak, “Maksimum Ödül” ile “Maksimum Risk”in bir arada olduğu bir senaryodur; kazanç matrisi aşırı volatildir, kolayca sarsılır. İşler kötü gittiğinde iktidarı devralmak ise iktisatta “Kazananın Laneti” olarak bilinen duruma yol açar: Devasa bir enkazın altında kalır, acı reçeteler uygulamak zorunda kalır ve kendi kitleniz tarafından bile anında cezalandırılırsınız.
İşte siyaset sıfır-toplamlı bir oyun olmadığı için “Ana Muhalefet” konumunda kalmak bazı ciddi ödüller barındırır: Meclisteki ikinci büyük parti olarak ciddi miktarda devlet fonu alırsınız, büyükşehir belediyelerini ve milyarlarca liralık bütçeleri kontrol edersiniz. Oyun Teorisi’ndeki “Minimax” (maksimum kaybı minimize etme) stratejisi tam olarak budur! İktidar ekonomiyi batırdığında -10 alırken, siz muhalefet olarak “Biz demiştik!” diyerek hiçbir şey yapmadan +5 alabilirsiniz.
Bu tatlı dengeyi bozmak istemezler
Siyaset bilimciler Richard Katz ve Peter Mair’in “Kartel Parti Teorisi”ne göre, köklü partiler devlet kaynaklarına öylesine entegre olurlar ki, adeta bir şirketler karteli gibi siyasi pazarı gizlice bölüşürler. Devlet yardımları ve katı barajlarla yeni rakiplerin önü kesilir. Zamanla iktidar ile daimi muhalefet arasında simbiyotik bir ilişki oluşur: İktidarın otoriteryen gözükmemek için her şeyi eleştiren ama asla yıkıcı olmayan bir muhalefete, muhalefetin de kendi başarısızlıklarını örtbas etmek için durmadan şikayet edebileceği bir iktidara ihtiyacı vardır. Bu matematiksel olarak öylesine tatlı bir “Nash Dengesi”dir ki, partiyi yöneten elitler bu dengeyi bozacak riskli hamlelerden dikkatle kaçınırlar.
Peki, biz seçmenler sürekli kaybeden, kazanma niyeti göstermeyen bir muhalefet yapısına oy atmaya yıllarca nasıl devam edebiliyoruz?
Davranışsal ekonominin kurucularından Kahneman ve Tversky’nin gösterdiği “kayıptan kaçınma ilkesi”, siyaset bilimine Kent Weaver’ın belirttiği gibi “suçtan kaçınma” olarak yansıyor: Politikacıların temel motivasyonu övgü toplamak değil, başarısızlıklardan doğacak suçlamalardan kaçınmaktır. Çünkü seçmen beyni de ciddi bir olumsuzluk önyargısı ile çalışır.
Muhalefette kalmanın psikolojik cazibesi işte tam olarak burada: İktidardaysanız zor ve can sıkıcı kararlar almak zorundasınız. Halbuki muhalefetteyseniz eylemsel anlamda ciddi hiçbir şey yapmak zorunda değilsiniz. Sadece oturduğunuz yerden o kararların ne kadar yanlış olduğunu anlatmanız yeterli. Sorumluluk almadan ahlaki üstünlük taslamak, evrimsel biyolojideki “maliyetsiz sinyalleme”ye karşılık geliyor: Seçmene büyük vaatler sunarsınız ama bunları ödemek zorunda olmadığınız için size hiçbir siyasi maliyeti yoktur.
Bunun üzerine bir de Henri Tajfel’in “Sosyal Kimlik Teorisi”ni ekleyin. İnsanlar partileri rasyonel analizlerle seçmiyor; bizler kabileler halinde evrimleşmiş sosyal primatlarız. Siyaset biliminde buna “negatif partizanlık” deniyor. Ana muhalefet partileri, projeler sunmak yerine seçmenini iktidarın icraatlarına duyulan öfke üzerinden konsolide ediyor. “Biz” ve “onlar” ayrımı keskinleştiğinde oy vermek, yaşam tarzını savunma eylemine dönüşüyor.
On yıllar kazandıran ‘son kale’ illüzyonu
Bu psikolojik kilitlenme sayesinde seçmen, desteklediği partinin iktidara gelme ihtimali kalmadığını görse dahi, sırf “karşı taraf kazanmasın” güdüsüyle gidip aynı yere mührü basmaya devam ediyor. Psikolojide “ihlal kredisi” (transgression credit) denen bu durum sayesinde muhalefet partisi, tek bir somut başarı elde etmeden “ötekilere karşı son kale” illüzyonu yaratarak on yıllarca varlığını sürdürebiliyor.
Ancak bu tablonun ciddi bir riski vardır: Otoriterlik. Bir tepe predatörünün gücü arttıkça çevresine korku salması kaçınılmazdır. İktidar zayıfladığını hissederse, muhalefeti tamamen ekarte etmeyi seçebilir. İşte o noktada süregelen etkileşim bir “dans” olmaktan çıkıp bir “av”a dönüşebilir.
Böyle bir tabloda muhalefetin hayatta kalmasını belirleyecek şey, ya dengeli diplomatik adımlar atmak ya da hitap ettiği kitleleri harekete geçirmek olacaktır. Ancak iktidar partileri ihtiyaç duydukları muhalefeti başka partilerden de inşa edebilirler. O halde muhalefetin iktidarı kontrolde tutma ihtiyacı, iktidarın spesifik bir muhalefete duyduğu ihtiyaçtan daha yüksektir. Muhalefet bu gerçeği unuttuğu anda yok olma tehdidiyle yüzleşir.
Bütün işlevsel demokrasilerin kalbinde “hesap verilebilirlik” yatar. Eğer ana muhalefet partisi iktidar olmanın risklerini almaktansa o konforlu “sinsi erkek” nişine adapte olmuşsa, orada demokrasi içeriden çürümeye başlamış demektir. Demokrasinin yegane yaşama sebebi, iktidarların kaybetme korkusu ve muhalefetin kazanma arzusu taşımasıdır.
Kabile sığınağı değil hizmetkar aygıtlar
Peki bu durumda ne yapacağız? Liderlerin vicdanına mı bel bağlayacağız? Hayır! Organizmalar ortam şartları neyi ödüllendiriyorsa ona doğru evrimleşirler. Eğer biz seçmenler, kaybetmeyi bir “kimlik mücadelesi” olarak romantize etmeyi bırakmazsak, parti liderlerini başarılara odaklı rasyonel bir denetime tabi tutmazsak, siyasiler de evrimsel olarak en az direnç görecekleri konforlu yolda yürümeye devam edecekler.
Rasyonel düşünmeyi şiar edinen vatandaşlara düşen en hayati görev, negatif partizanlığın sahte kimlik savaşlarından uyanmaktır. Oy verdiğimiz partileri kabile sığınağı gibi görmeyi bırakıp onları “işi yerine getirebilen” hizmetkar aygıtlar olarak görmeliyiz. Kendi desteklediğimiz lider kadrolarına “Ya akılcı bir vizyonla iktidar olun ya da o koltukları boşaltın!” diyebilecek bir denetim kültürünü inşa etmeliyiz.
Siyasi partilerin konfor alanlarını demokratik haklarımızla darmadağın etmezsek, başarısızlığın maliyetini sırtlarına yüklemezsek, onlar asla o sıcak koltuklarından kalkıp iktidar mücadelesine girmeyecekler. Çünkü onlara göre mevcut durum bir kriz değil, mükemmelen işleyen bir hayatta kalma stratejisi. Çözüm, o sahte konfor alanını başlarına yıkmaktan geçiyor. Bunu yapmazsak... O tepe predatörler ve sinsi erkekler hepimizi harcarlar...
Çağrı Mert Bakırcı / Oksijen
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder