Ben o zamanlar ergenliğe yeni adım atmış bir çocuktum. Daha güzel bir dünyanın mümkün olabileceğini hayal eden, adaletin ve eşitliğin bir gün gerçekten kurulabileceğine inanan biriydim. O zamanlar faşistler, büyük kalabalıklar hâlinde üzerimize gelirlerdi. Gözlerimizin içine, gözlerinden ateş çıkıyormuşçasına bakar; bağırarak, ellerindeki sopalarla saldırarak aynı sözü tekrarlardı:
“Komünistler Moskova’ya!”
Bizim başka bir yere gitmemizi istiyorlardı. Burada doğduğumuz, burada büyüdüğümüz, dedelerimizin gömülü olduğu, sokaklarına anılarımızı bıraktığımız, ırmaklarında ve dağlarında huzur bulduğumuz bu coğrafyadan çekip gitmemizi istiyorlardı. Sanki bu topraklar onların mülküydü de, biz burada ancak onların izniyle bulunabiliyorduk. Sanki doğduğumuz yer bizim yurdumuz değilmiş, burada var olmamız bile bir suçmuş gibi.
Üstelik yalnızca gitmemizi istemiyorlardı. Bizi bu ülkenin hafızasından, coğrafyasından ve tarihinden de silmek istiyorlardı. Biz hiç yaşamamışız, hiç sevmemişiz, hiç mücadele etmemişiz, bu ülkenin taşına, toprağına, diline, şarkısına ve acısına hiç karışmamışız gibi yok olmamızı istiyorlardı. Bizim gitmemiz, yalnızca bedenlerimizin başka bir yere sürülmesi anlamına gelmeyecekti; bizden kalan bütün izlerin de ortadan kaldırılması demekti.
Belki de o zaman anladım: İnsan her zaman gitmek istediği için özgür olmaz. Bazen özgürlük, kendisine ait olan yerde kalabilmektir. Kendisine “Buraya ait değilsin,” diyenlere karşı, “Ben buradayım,” diyebilmektir. Seni yurdundan, hafızandan, çocukluğundan, ölülerinden ve geleceğinden koparmak isteyenlere karşı yerinden kıpırdamamaktır.
O yıllarda biz kalabilmeyi özgürlük bellemiştik. Direnebilmeyi, kalabilmek için direnebilmeyi özgürlük sanmıştık. Çünkü bizim için gitmek bir tercih değil, bize yöneltilmiş bir tehditti. Gitmek, yeni bir hayata açılmak değil; varlığımızdan, tarihimizden ve ait olduğumuz dünyadan sürülmek demekti.
Bize “Moskova’ya gidin” diyenler, aslında yalnızca siyasi düşüncemizi hedef almıyorlardı. Bize, bu topraklarda yaşamaya hakkımız olmadığını söylüyorlardı. Oysa biz başka bir yere gitmek istemiyorduk. Başka bir dünyayı düşlüyorduk, evet; ama onu bu topraklardan kaçarak değil, bu topraklarda kalarak kurmak istiyorduk. Daha adil, daha eşit, daha özgür bir hayatı uzak bir coğrafyada değil, doğduğumuz yerde mümkün kılmaya inanıyorduk.
Şimdi yıllar sonra, Elon Musk’ın Mars’a gitme hayalini ve ayrıcalıklıların kendilerine başka dünyalarda yeni yaşam alanları kurma arzusunu düşündüğümde, çocukluğumdan kalan o ses yeniden kulağımda çınlıyor: “Komünistler Moskova’ya!” Bir zamanlar bizi bu dünyadan, kendi yurdumuzdan sürmek isteyenler vardı; bugün ise dünyayı yaşanamaz hâle getirenler kendileri gitmek, geride kalanları yıkımın içinde bırakmak istiyorlar.
Fakat iki durumda da aynı şey gerçekleşiyor: Birileri, kimin nerede yaşama hakkına sahip olduğuna karar verme yetkisini kendinde görüyor. Birileri kendisini mekânın sahibi, başkalarını ise kovulabilir, terk edilebilir ya da gözden çıkarılabilir insanlar olarak konumlandırıyor.
İşte bu yüzden kalabilme özgürlüğü benim için soyut bir düşünce değildir. Kalabilmek, kovulmaya karşı koymaktır. Silinmeye, yok sayılmaya, kendi yurdunda yabancı ilan edilmeye direnmek demektir. Kalabilmek, yalnızca bir yerde yaşamaya devam etmek değil; o yerin hafızasında, tarihinde ve geleceğinde söz hakkına sahip olduğunu savunmaktır.
Bazen özgürlük gitmek değildir.
Bazen özgürlük, sana “git” diyenlerin karşısında kalabilmektir.
Kovma Hakkını Kendinde Görenler
Bazen bu ülkenin öfkeli insanları, kendilerini bu ülkenin gerçek ve tek sahibi sananlar, yaşadıkları coğrafyanın tapusunu kendi üzerlerine çıkarmış gibi davranırlar. Kimin burada kalabileceğine, kimin buraya ait olmadığına, kimin gönderilmesi gerektiğine karar verme hakkını kendilerinde görürler. Bir insanı yaşadığı yerden, alıştığı sokaklardan, anılarının biriktiği şehirden, ölülerinin gömülü olduğu topraklardan kovabilmeyi, kendi özgürlüklerinin ve güçlerinin bir göstergesi sayarlar.
Bu, tanrısal bir narsizmdir. Cennetin sahibi olan Tanrı’nın insanı cennetten kovması gibi, onlar da kendilerini ülkenin mutlak sahibi yerine koyarak başkalarını bu coğrafyadan çıkarabileceklerine inanırlar. “Burası bizim; burada ancak bizim izin verdiklerimiz yaşayabilir,” der gibidirler. Öfkelendiklerinde Müslümanları Suudi Arabistan’a, komünistleri Moskova’ya, ülkeyi eleştirenleri Avrupa’ya gönderme hakkını kendilerinde görürler. Çünkü onlara göre bu ülkede kalmanın koşulu, onların kimliğine, inancına, siyasal görüşüne ve hayat anlayışına boyun eğmektir.
Oysa hiçbir ülke, kendisini çoğunluk, güçlü ya da makbul görenlerin özel mülkü değildir. Bir coğrafyaya ait olmak, yalnızca egemen olanlara, en yüksek sesle bağıranlara ya da başkalarını susturabilecek güce sahip olanlara tanınmış bir ayrıcalık olamaz. İnsan, doğduğu, büyüdüğü, anılarını bıraktığı, sevdiklerini gömdüğü, emeğini ve hayatını kattığı yerde var olma hakkına sahiptir. Bu hak, bir başkasının öfkesine, hoşgörüsüne ya da iznine bağlı değildir.
Bu nedenledir ki bazen özgürlük gitme imkânına sahip olmak değil, gönderilmeye direnebilmektir. Kendisine “Buradan git,” denilen yerde, “Ben de buraya aidim,” diyebilmektir. Kovulmayı kabul etmemek, kendi ülkesinde misafir muamelesi görmeye boyun eğmemek, yaşam alanı üzerindeki hakkını savunmaktır.
Kalabilmek, bu anlamda edilgen bir duruş değildir. Kalabilmek, bir direniştir. Seni yurdundan, hafızandan ve geleceğinden çıkarmak isteyenlerin karşısında varlığını sürdürme iradesidir. Çünkü bazen özgürlük, uzaklara gidebilmek değil; seni kovma hakkını kendinde görenlere rağmen, kendi yerinde kalabilmektir.
İkinci Doğum: Yurttaş Olarak Kalabilmek
Christian Geulen, Irkçılığın Tarihi (Die Geschiche des Rassismus, 2021, 4. Baskı) adlı kitabında dışlama tarihinin modern çağla başlamadığını gösterir. Antik dünyada da insanlar yalnızca insan olmak bakımından eşit kabul edilmezlerdi. Bir Atinalı için insanın ölçüsü Atinalı olmaktı; Roma için merkezde Romalı olan vardı. Kendi şehrinin, kendi kültürünün, kendi siyasal topluluğunun dışında kalanlar ise kolaylıkla barbar, yabancı ya da köle olarak adlandırılabiliyordu. İnsanlık, herkesi içine alan evrensel bir aidiyet değil; belirli bir merkeze ait olanların kendilerine tanıdığı ayrıcalıklı bir statüydü.
Bu düşünceyi Ulrike Guérot’nun (Zeitenwenden, 2025) Eski Roma’ya ilişkin aktardığı bir sahne daha da görünür kılar. Roma’da baba, yeni doğan çocuğu kabul ettiğini göstermek için onu yerden kaldırırdı. Çocuk anneden biyolojik olarak doğmuştu; fakat babanın onu kaldırması, onu kendi ailesine ve simgesel olarak ait olduğu düzene kabul etmesi anlamına geliyordu. Çocuk yalnızca dünyaya gelmiyor; bir otoritenin kabulüyle topluluğun içine de alınıyordu.
Bu sahnenin hukuki ayrıntısından çok, taşıdığı simgesel anlam önemlidir: İnsan olarak doğmak, her zaman bir yere ait sayılmaya yetmemiştir. İnsan, önce dünyaya gelir; sonra bir aile, bir şehir, bir ülke, bir siyasal topluluk tarafından kabul edilmek zorunda bırakılır. Biyolojik doğumdan sonra ikinci bir doğum daha gerçekleşir: yurttaş olarak doğmak. Bu ikinci doğum gerçekleşmediğinde insan yaşar, çalışır, üretir, vergi verir, çocuk büyütür, aynı sokaklardan geçer; fakat yine de tam anlamıyla “bizden biri” sayılmaz.
Bugün milyonlarca insan göç hâlindeyken bu eski ayrım yeni biçimlerde yaşamaya devam ediyor. İnsan bir ülkeye sığınabilir, orada barınabilir, çalışabilir, ev kurabilir, yıllarını verebilir. Hayatı o ülkenin hayatına karışabilir; emeği o ülkenin zenginliğine eklenebilir. Fakat buna rağmen, o toplumun geleceği üzerinde söz söyleme hakkından yoksun bırakılabilir. Ona yaşama izni verilir; ama ait olma hakkı geciktirilir. Onun emeğine ihtiyaç duyulur; fakat iradesine, hafızasına, siyasal varlığına aynı kolaylıkla yer açılmaz.
Bu nedenle kalma hakkı, yalnızca bir yerde fiziksel olarak bulunabilme hakkı değildir. Kalma hakkı, yurttaş olarak tanınma hakkıdır. Bir ülkede yalnızca çalıştırılan, vergilendirilen, denetlenen ya da hoş görüldüğü sürece barındırılan biri olmamak; o ülkenin bugününde ve geleceğinde eşit söz hakkına sahip olmak demektir. Çünkü insanın bir yerde kalabilmesi, yalnızca kovulmamasına değil, oraya ait oluşunun kabul edilmesine bağlıdır.
Kürtlerin, Alevilerin ve Türkiye’de öteki olarak görülen toplulukların yaşadığı zorluklar da tam burada anlaşılır hâle gelir. Onların talebi başka bir ülkeye gitmek, kendilerine uzak bir yurt bulmak değildir. Onlar, yaşadıkları topraklarda eksik, şüpheli ya da koşullu yurttaşlar olarak görülmemeyi istemektedirler. Dillerinin, inançlarının, hafızalarının, acılarının ve siyasal taleplerinin bu ülkenin ortak hayatının bir parçası olarak tanınmasını talep etmektedirler. Yaşadıkları baskının nedeni çoğu zaman burada bulunmaları değil; burada eşit yurttaşlar olarak kalmak istemeleridir.
Çünkü egemen olan için ötekinin varlığı, sessiz kaldığı sürece tahammül edilebilir görünür. Öteki çalışabilir, vergi verebilir, askerlik yapabilir, gündelik hayatın yükünü taşıyabilir; fakat diliyle, kimliğiyle, inancıyla, hafızasıyla ve hakkıyla görünür olduğunda tehdit olarak algılanır. Ona, açıkça ya da örtük biçimde, aynı şey söylenir: Burada kalabilirsin, ama bizim belirlediğimiz biçimde; bizim kimliğimizin altında, bizim sözümüzün gölgesinde, kendi sesinden vazgeçerek.
Oysa yurttaşlık, birilerinin başkalarına lütfettiği bir misafirlik değildir. Bir ülkenin sahibi, kendisini çoğunluk sananlar, en bağıranlar ya da başkalarını kovabilecek güce sahip olanlar değildir. O ülkenin hayatına karışmış, emeğini vermiş, hafızasını bırakmış, acısını ve umudunu orada yaşamış herkes, o ülkenin eşit sahibidir.
Bu yüzden “kalabilme özgürlüğü”, yalnızca bir coğrafyadan sürülmemeye direnmek değildir. Kalabilme özgürlüğü, insan olarak kabul edilmenin ötesinde, yurttaş olarak tanınmayı istemektir. Kendi ülkesinde misafir, yabancı, tehlike ya da fazlalık sayılmaya karşı çıkmaktır. Birilerinin kendisini kaldırıp kabul etmesini bekleyen çocuk konumunda kalmayı reddetmek; zaten ait olduğu yerde, eşit söz ve eşit hak sahibi olduğunu savunmaktır.
Bir zamanlar bize “Komünistler Moskova’ya” diyenler, yalnızca başka bir yere gitmemizi istemiyorlardı. Bu ülkenin yurttaşları olarak var olma hakkımızı da elimizden almak istiyorlardı. Bugün Müslümanlara “Suudi Arabistan’a gidin,” Kürtlere, Alevilere, göçmenlere ya da ülkenin resmî kimliğine sığmayan herkese “Buraya ait değilsiniz,” denildiğinde de aynı hüküm yeniden kurulmaktadır: Sizi insan olarak belki görürüz; ama bu ülkenin eşit sahibi olarak tanımayız.
İşte tam bu nedenle bazen özgürlük, gidebilecek bir yer bulmak değildir. Bazen özgürlük, yaşadığın yerde yalnızca hayatta kalmak değil, eşit yurttaş olarak kalabilmektir. Kendisine ülkenin sahibi süsü verenlerin karşısında, “Ben de buradayım; bu ülkenin hafızasında, bugününde ve geleceğinde benim de hakkım var,” diyebilmektir.
Yurttaş olabilmek, kalabilmektir özgürlük. Çünkü yurttaşlık, bir ülkede yalnızca bulunmaya, çalışmaya ya da sessizce yaşamaya izin verilmesi değildir; o ülkenin hafızasında, sözünde ve geleceğinde eşit hak sahibi olabilmektir. “Ya sev ya terk et” sözü, ülkeyi eleştiriden, farklılıktan ve çoğulluktan arındırılmış bir mülk gibi görenlerin sözüdür. Bu sözde sevmek, boyun eğmekle; kalmak ise susmakla koşullandırılır. İtiraz edenin, farklı olanın, eşitlik isteyenin gitmesi beklenir. Oysa bir ülkeyi sevmek, onu adaletsizliğiyle birlikte kabul etmek değil; daha adil, daha özgür ve herkes için yaşanabilir kılmak istemektir. Bu nedenle terk etmemek özgürlüktür. Daha da önemlisi, terk ettirilmemek özgürlüktür. Kendi yurdunda yabancı sayılmadan, kimliğinden vazgeçmeden, sesini kısmadan, birilerinin iznine muhtaç olmadan kalabilmektir özgürlük.
Bazen özgürlük, gitme imkânına sahip olmak değil; sana “Git” diyenlerin karşısında, “Burası benim de yurdum,” diyebilmektir.
Kötülük: Bir İnsanı Kendi Yurdunda Kalamaz Hâle Getirmek
Son yıllarda bu ülkeden çok sayıda insan gitti. Bazıları ekonomik nedenlerle, bazıları daha iyi bir hayat kurabilmek için, bazıları ise artık burada kendileri olarak kalabileceklerine inanmadıkları için ayrıldı. Politik düşüncesi, kimliği, inancı, dili, yaşam biçimi ya da ait olduğu topluluk nedeniyle baskı altında hisseden insanlar, doğup büyüdükleri, anılarını bıraktıkları, sevdiklerini gömdükleri bu ülkeden uzaklaşmak zorunda kaldılar. Onlar yalnızca başka bir yere gitmeyi seçmiş insanlar değildi; burada kalma özgürlükleri giderek daraltılmış, kendi ülkelerinde kendileri olarak yaşayabilme hakları ellerinden alınmış insanlardı.
Bir insanın ülkesinden ayrılması her zaman özgürlük değildir. Bazen gitmek, başka bir hayatı seçmenin değil, yaşadığı yerde artık nefes alamamanın sonucudur. Bir insan düşüncesini söylediği için, inancını yaşadığı için, ana dilini savunduğu için, eşit yurttaşlık istediği için ya da yalnızca çoğunluğa benzemediği için kendisini güvende hissetmiyorsa, onun gidişini özgür bir tercih olarak anlatmak mümkün değildir. Bu, görünmez bir sürgündür. İnsan kapı dışarı edilmese bile, kendisine yaşadığı yerin artık onun yurdu olmadığı hissettirilerek gönderilebilir.
Kötülük tam da burada belirir. Fakat kötü nedir? Kötülük yalnızca öldürmek, işkence etmek ya da açıkça şiddet uygulamak mıdır? Yoksa bir insanın yaşadığı yerde kendisi olarak kalmasını imkânsızlaştırmak, onu kendi yurdunda yabancılaştırmak, geleceğini başka coğrafyalarda aramak zorunda bırakmak da kötülüğün bir biçimi midir?
Reinhard Haller, Das Böse adlı eserinde, kötülüğün sanıldığı kadar açık ve kolay tanımlanabilir bir kavram olmadığını vurgular. Çünkü kötülük yalnızca psikolojinin konusu değildir; dinin, felsefenin, hukukun, sosyolojinin ve kültürün de merkezinde yer alır. Her alan, kötüyü başka bir yerden tarif eder. Teolojide kötü, günah ve ilahi düzene başkaldırı olarak görünür; hukukta suç ve sorumlulukla ilişkilendirilir, psikolojide saldırganlık, yıkıcılık, sadizm, narsisizm ya da vicdan yoksunluğu üzerinden ele alınır; gündelik dilde ise acıtan, tehdit eden, bozan ve korkutan hemen her şey için kullanılabilir.
Haller’in aktardığı Theo R. Payk’a göre kötü, farklı biçimlerde deneyimlenen olumsuzlukların altında toplandığı belirsiz bir üst kavram gibidir. Kötü hastalık, kötü haber, kötü kader, kötü niyet, kötü insan deriz. Fakat bunların hepsi aynı şey değildir. Bir hastalık insana zarar verir, ama ahlaki anlamda suçlu değildir. Bir felaket insan hayatını yıkar, fakat bilinçli bir iradeye sahip değildir. Bir insanın başka bir insana acı vermesi ise ancak niyet, amaç, haz ve iktidar ilişkisiyle birlikte değerlendirildiğinde ahlaki kötülüğe dönüşür.
Bu nedenle bir insanın canını acıtan her şey kötülük değildir. Bir cerrah bedeni keser, fakat amacı iyileştirmektir. Ağır acı çeken bir hayvanın yaşamına son verilmesi, acıyı uzatmak için değil, onu sona erdirmek için yapılır. Buna karşılık işkenceci de bedene zarar verir; fakat onun amacı iyileştirmek ya da kurtarmak değildir. İşkenceci, başkasının çaresizliği üzerinde egemenlik kurmak, onun iradesini kırmak, onurunu parçalamak ve acısını uzatmak ister. Kötülük, yalnızca verilen zarar değildir; başkasının acısıyla kurulan ilişkidir.
Radikal kötülük de tam burada başlar. Radikal kötülük, bir insanı yalnızca yenmek ya da ortadan kaldırmak değildir; onu aşağılayarak, korkutarak, kimliğini ezerek, kendisini değersiz ve yersiz hissettirerek yavaş yavaş yok etmektir. Bir insanı kendi evinde, kendi ülkesinde, kendi dilinde ve kendi hafızasında barınamaz hâle getirmek; onun yalnızca bedenini değil, dünyayla kurduğu bağı da hedef almaktır.
Üstelik büyük kötülükler çoğu zaman kendilerini kötülük olarak sunmazlar. Hiç kimse kolaylıkla “Ben kötülük yapıyorum” demek istemez. İnsanlar yaptıkları şiddeti haklı, gerekli, temizleyici ya da koruyucu bir eylem olarak görmek isterler. Bu nedenle kötülük çoğu zaman kendi dilini saklar; düzen, güvenlik, vatan, ahlak, temizlik, kutsallık ve adalet diliyle konuşur.
İnsanların insan dışılaştırılması bu sürecin en tehlikeli aşamasıdır. Bir sivrisineği öldürdüğümüzde ya da zararlı gördüğümüz bir mikrobu yok ettiğimizde ahlaki bir çatışma yaşamayız; çünkü onları bizimle aynı dünyayı paylaşan ahlaki özneler olarak görmeyiz. Toplumsal şiddet de tam bu eşikten yararlanır. Bir grup insan “mikrop”, “parazit”, “haşere”, “pislik”, “virüs”, “hain” ya da ortadan kaldırılması gereken bir tehlike olarak adlandırıldığında, artık onlara yapılan şey şiddet gibi değil, temizlik gibi gösterilebilir.
Soykırımların, pogromların, linçlerin ve etnik temizliğin dili bu nedenle son derece öğreticidir. İnsanlar çoğu zaman “insanları öldürüyoruz” demezler; “ülkeyi temizliyoruz”, “vatanı koruyoruz”, “tehlikeyi bertaraf ediyoruz”, “zararlı unsurları ayıklıyoruz” derler. Dil burada yalnızca yapılanı adlandırmaz; vicdanı da uyuşturur. Öteki artık insan olarak görülmediğinde, ona duyulacak merhamet, suçluluk ve sorumluluk da zayıflar.
Birini ülkeden kovmak isteyenlerin dili de aynı yapıya sahiptir. “Komünistler Moskova’ya”, “Müslümanlar Suudi Arabistan’a”, “Beğenmiyorsan Avrupa’ya git”, “Buraya ait değilsin” denildiğinde, yalnızca bir yer değiştirme önerisinde bulunulmaz. Bu sözler, karşıdaki insanın burada yaşama, burada konuşma, burada itiraz etme ve burada eşit yurttaş olarak kalma hakkını inkâr eder. Onun varlığı, ülkenin ortak hayatının bir parçası olarak değil, temizlenmesi gereken bir fazlalık olarak sunulur.
Türkiye’de Kürtlerin, Alevilerin ve farklı biçimlerde ötekileştirilen toplulukların yaşadığı zorluklar da bu bağlamda düşünülebilir. Onların mücadelesi yalnızca fiziksel olarak burada bulunabilme mücadelesi değildir. Kendi dilleriyle, inançlarıyla, hafızalarıyla, acılarıyla ve siyasal talepleriyle eşit yurttaşlar olarak burada kalabilme mücadelesidir. Çünkü bir ülkede yaşamanıza izin verilmesi, o ülkenin eşit sahibi olarak tanındığınız anlamına gelmez. İnsan çalıştırılabilir, vergilendirilebilir, askere gönderilebilir, gündelik hayatın yükünü taşıyabilir; fakat yine de dili, kimliği ve hafızasıyla görünür olduğunda şüpheli sayılabilir.
İşte kötülük bazen burada ortaya çıkar: Bir insanı açıkça öldürmeden, hapse atmadan, kapı dışarı etmeden de onun yaşam alanını daraltabilirsiniz. Ona her gün, burada ancak sessiz kalırsa, kendinden vazgeçerse, kimliğini saklarsa, itiraz etmezse kalabileceğini hissettirebilirsiniz. Böylece insan bedenen kalıyor olsa bile, ruhen ve siyasal olarak sürgüne gönderilir. Ya da sonunda gider; fakat onun gidişi, özgürce seçilmiş bir yolculuk değil, kalma hakkının elinden alınmasının sonucu olur.
Bu nedenle kalabilme özgürlüğü, yalnızca bir yere tutunmak değildir. Kalabilme özgürlüğü, kovulmaya, silinmeye ve koşullu yurttaşlığa direnme hakkıdır. Birilerinin ülkeyi kendi mülkü sayarak başkalarını kovma küstahlığına karşı, “Ben de bu ülkenin eşit sahibiyim,” diyebilmektir.
Bazen kötülük, bir insanı öldürmekten önce başlar: Ona burada yaşayamayacağını hissettirdiğiniz anda. Bazen özgürlük de gitmekle başlamaz: Sana ayrılmaktan başka yol bırakmayanların karşısında, burada kendi kimliğinle ve eşit bir yurttaş olarak kalma hakkını savunduğun anda başlar.
Yeryüzünde ötekileri kovma hakkını kendinde görenler… Kudretliler, iktidarlar, sermaye sahipleri… Tarih boyunca dünyayı kendi mülkleri sananlar, başkalarının varlığını hep fazlalık, yük, tehdit ya da atılabilir bir kalabalık olarak gördüler. Kovdular, sürdüler, yerinden ettiler; sınırlar çizdiler, duvarlar ördüler, kamplar kurdular. Ortak dünyayı paylaşılan bir ev olmaktan çıkarıp, bazılarına ait bir mülke dönüştürdüler. Bugün ise Mars hayalinde tuhaf bir kurtuluş anlatısı var. Sanki insanlık için yeni bir başlangıçtan söz ediliyor. Sanki yeryüzünün yaraları, başka bir gezegene taşınarak iyileştirilebilirmiş gibi. Oysa bu hayalin içinde masum bir keşif arzusundan çok, yıkılmış bir dünyadan kaçma fantezisi saklı. Bu dünyayı yaşanılmaz hale getirenler, bu kez geride kalanları ortak dünyanın dışına değil, doğrudan yıkımın içine terk ederek çekilip gitmenin hayalini kuruyorlar.
Eskiden ötekiler kovulurdu; şimdi kudretliler gitmeyi düşlüyor. Ama bu gidiş de bir tür kovmadır. Çünkü giderken dünyayı geride kalanların üzerine kapatırlar. Zehirlenmiş toprağı, ısınmış havayı, kuruyan suları, yok olan türleri, savaşları, açlığı ve felaketleri arkalarında bırakarak. Böylece yeryüzü artık herkesin ortak evi olmaktan çıkar; bazıları için terk edilebilir bir enkaza, bazıları içinse kaçışı olmayan bir hapishaneye dönüşür.
Uzmanlar dünyanın giderek yaşanılmaz bir mekâna dönüştüğünü anlatıp duruyorlar. İklim krizi, ekolojik yıkım, kuraklık, seller, yangınlar, kitlesel göçler… Bütün bunlar artık uzak geleceğin felaketleri değil, şimdinin içinden konuşan belirtiler. Fakat kudretliler bu belirtileri çoğu zaman bir uyarı olarak değil, bir kaçış planının gerekçesi olarak duyuyorlar. Dünya yanarken, onu söndürmek yerine başka bir gezegende yeni bir malikâne kurmanın hayalini kuruyorlar.
Belki de en korkunç olan budur: Yıkımı üretenlerin kendilerini yıkımın mağduru gibi anlatmaları. Dünyayı tüketenler, şimdi dünyadan kaçmayı bir ilerleme, bir teknoloji başarısı, bir insanlık ufku gibi sunuyorlar. Oysa burada insanlığın kurtuluşundan çok, seçilmişlerin tahliyesi vardır. Geriye kalanlar ise aynı eski soruyla baş başa bırakılır: Kimin yaşamı korunmaya değer, kimin yaşamı gözden çıkarılabilir? Mars hayali bu yüzden yalnızca uzaya dair bir hayal değildir. O, yeryüzündeki eşitsizliğin kozmik ölçekte yeniden kurulmasıdır. Dünyada kovulanların, dışlananların, yerinden edilenlerin kaderi şimdi gezegen ölçeğinde tekrar edilir. Bazıları geleceğe bilet alırken, çoğunluk yıkımın içinde kalmaya mahkûm edilir.
Burada anlatmaya çalıştığım mesele Mars’a gidip gitmemek değil. Asıl mesele, yeryüzünü kimlerin terk edilebileceği, kimlerin dünyayı bir harabe saydığı… Terk edilmek, dünyada yaşamaya mahkum edilmek, gidememek… Kalmanın zulme dönüşmesi…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder