Translate

inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Terörizm ve terörist

Mustafa Peköz - "Şiddet eylemini gerçekleştiren örgüt için “terör örgütü”, bu eylemler içerisinde yer alan kişi için de “terörist” tanımlamasının yapılması, savundukları politik görüşlerle ya da eylemlerinin amacıyla değil hâkim gücün bu örgütlerde ifadesini bulan sosyo-politik gerçeklik karşısındaki tutumu ile ilgilidir"


Dünyanın birçok ülkesinde, devlete karşı politik tutum alan ve toplumsal dönüşümde radikal mücadeleyi savunan veya destekleyen kurumların, partilerin ve kişilerin politik kimlikle tanınması istenmiyor. Hiçbir devletin yazılı hukuk sisteminde politik yargılamalara yönelik bir hukuk maddesi bulunmaz. Politik içerikli yargılanmaların yazılı hukuktaki yeri “devlet aleyhine suç işlemek ve terör örgütü üyesi olmak” olarak belirlenmiş. Bu nedenle politik görüşleriyle yargılananlar hukuksal olarak “terör” suçları kapsamında ele alınıyor.

Şiddet ve terör

Küresel sistem güçlerinin, toplumsal değişim mücadelesinde şiddeti benimseyen politik hareketleri bir biçimiyle “terör” olgusu içerisinde değerlendirmesi, politik tasfiyesine bir gerekçe oluşturmaktır. Amaç “terörist” tanımlamasıyla onların mücadele ettikleri toplumsal zemini ortadan kaldırmaktır. Aynı şekilde, ülkelerin iç politik sistemlerine karşı gelişen her toplumsal hareket, “anayasal düzeni yıkmak ya da tehdit etmek” iddiasıyla “terör” kapsamında görülerek etkisizleştirilmeye çalışılır.

Sorunun doğru anlaşılabilmesi için bir noktaya dikkat çekmek gerekir: Kuruldukları ülkelerin sosyolojik dinamiklerine dayanan, doğrudan politik iktidar hedefi olan partilerin/organizasyonların ‘şiddet’ eylemlerinin hedefinde ilkesel olarak siviller veya silahsız kişiler yer almaz. Karşıt silahlı güçler arasındaki çatışmalarda sivillerin zarar görmesi ile doğrudan sivilleri hedefleyen eylemlere başvurulması farklı şeylerdir. Savaşlarda dahi sivillerin zarar görmemesine azami derecede dikkat edildiği belirtilse de çatışmalarda yüzbinlerle ifade edilecek düzeyde sivilin çok olumsuz etkilendiği biliniyor.

Aynı şekilde sosyal hareketlerin üzerinde yükseldiği ideolojik-politik ilkeler, ‘şiddet’ hareketinin yönünü de belirlemektedir. Örneğin, Afganistan’da Taliban’ın başvurduğu şiddet eylemlerinin merkezinde askeri güçler bulunmakla birlikte sivilleri koruma hassasiyeti de oldukça azdır. IŞİD, sivillere dehşet salmayı özellikle tercih etmektedir. Ancak Kolombiya’da FARC, Lübnan’da Hizbullah, Türkiye’de PKK ya da Filistinli direniş örgütleri gibi örgütlerin ise şiddet eylemlerinde sivillerin fazla zarar görmemesi için görece dikkatli hareket ettikleri söylenebilir. Bu hareketlerin şiddet içerikli eylemlerinde sivillerin zarar görmesinin kendi politik tercihleri olmadığı ifade edilse de sivillere zarar veren eylemlerdeki sorumluluklarının görmezden gelinemeyeceği bilinmelidir. Yine de sosyo-politik dinamikler üzerinde yükselen hareketler/partiler, yaptıkları eylemlerin muhtevasına ve hedefine yönelik bakış açılarındaki farklılıklardan bağımsız olarak, şiddete de başvuruyorlar diye genel olarak “terör hareketleri” olarak değerlendirilmemelidir. Şiddet eylemini gerçekleştiren örgüt için “terör örgütü”, bu eylemler içerisinde yer alan kişi için de “terörist” tanımlamasının yapılması, savundukları politik görüşlerle ya da eylemlerinin amacıyla değil hâkim gücün bu örgütlerde ifadesini bulan sosyo-politik gerçeklik karşısındaki tutumu ile ilgilidir.

İç politik ve bölgesel faktörleri

Hemen her ülkede durum benzer olup ekonomik, politik ve toplumsal sorunların düzeyi, çelişki ve çatışmaların artma eğilimi ve toplumsal muhalefetin ortaya koyduğu taleplerin içeriğine göre devlete veya iktidara karşı gelişen politik mücadele ve eylemler “Terörle Mücadele” kapsamında yargılanmaktadırlar. Şiddeti de içeren politik mücadeleyi esas alan partiler/örgütlerin, muhatap devletler tarafından “terörist” olarak görülmeleri iktidar mücadelesiyle ilişkilidir. Bu bakımdan “terör örgütü” ve “terörist” kavramlarının sosyolojik bir temeli bulunmamakta, daha çok kriminal terimler olarak kullanılmaktadır. Salt şiddete başvurulduğu için “terör” ve “terörist” kavramlarına başvurulacaksa, devletlerin çok yoğun olarak uyguladığı öldürmeyi de içeren şiddet yöntemleri nedeniyle “devlet terörü” ya da “terörist devlet” tanımlamasının yapılması da pekâlâ mümkündür. Hatta Uluslararası Af Örgütü gibi insan hakları örgütlerinin farklı ülkelere dair yayımlamış oldukları raporlarda sıklıkla “devlet terörü” kavramına başvurulmaktadır.

Bir devletin sınırları içerisinde farklı metotları ve araçları kullanarak mücadele eden politik örgütlerin ya da kitle örgütlerinin “terörist” kabul edilmesinde, bütünüyle devletlerin iç politik denklemleri ve bölgesel ilişkileri, daha doğrusu buna yön veren çıkarlar belirleyicidir. Bir devletin “terörist” görmediği bir örgütü, başka bir devlet kolaylıkla “terörist” olarak değerlendirilebiliyor. Bunun hangi ilkelere ve hukuksal değerlere dayandırıldığına dair nesnel bir değerlendirme yok. Öyle ki Birleşmiş Milletlerin ya da BM Güvenlik Konseyi’nin “terörist” görmediği bir parti ya da örgüt bir ülkenin iç sorunları nedeniyle “terörist” olarak görülebiliyor. Ya da BM, ‘terör’ örgütü kapsamında görüyor, ülke ise tersine ‘terör örgütü’ olarak değerlendirmiyor.[1]

Şiddeti esas alan politik örgütler

Afganistan’da Taliban, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne göre terör örgütü ancak Pakistan tarafından terörist bir örgüt olarak görülmüyor.

Müslüman Kardeşler, Mısır’daki iktidar için “terör örgütü” ancak Türkiye için değil.

Filistin’de Hamas, Lübnan’da Hizbullah, İsrail devleti için “terör örgütü” fakat İran ve Türkiye için değil.

Yemen’de Husiler, Suudi Arabistan için “terör örgütü”, İran için değil.

Suriye’de Demokratik Suriye Güçleri (QSD) Türkiye için ‘‘terör örgütü” ama BM, ABD ve Rusya için değil.

FARC, Kolombiya devleti için “terör örgütü” ancak Küba ve Venezüella için değil.

PKK, Türkiye için “terör örgütü” ancak NATO üyeleri dışında pek çok devlet için değil.

Irak’ta Haşdi Şabi, ABD için “terör örgütü” ancak Irak hükümeti ve İran için değil.

ETA, İspanya devleti için “terör örgütü” fakat birçok devlet ve parti için değil.

IRA, İngiliz devleti için “terör örgütü” ama birçok parti kurum için değil.

El Kaide, IŞİD ve Heyet-i Tahrir’uş Şam (HTŞ), Birleşmiş Milletler için ‘‘terör örgütü” ancak HTŞ’yi zoraki olarak “terör örgütü” olarak kabul eden AKP için pratikte değil.

Çeçenistan’daki İslamcı örgütler, Rus devleti için “terörist” ancak birçok parti için değil.

Doğrudan Eylem ve Korsika Kurtuluş Ordusu, Fransa devleti için “terörist” örgütler fakat birçok politik parti için değil.

Baader-Meinhof, Alman devleti için “terör örgütü” ancak birçok parti ve kurum için değil.

Kızıl Tugaylar, İtalya devleti için “terör örgütü” ancak birçok kurum için değil.

19 Kasım, Yunanistan devleti için “terör örgütü”.

Maoist Aydınlık Yol, Peru devleti için “terör örgütü” ancak birçok parti için değil.

Taliban, Müslüman Kardeşler, Husiler, Hamas, Hizbullah, FARC, Aydınlık Yol, QSD, PKK gibi politik mücadelelerinde şiddete de başvuran partiler/kurumların “terörist” olarak görülmelerinde belirleyici ortak bir kriter oluşturulmuş değil. Bunların ideolojik-politik kimlikleri, dünyaya bakış açıları, hedefleri, stratejileri birbirinden tamamen farklıdır. Ortak yanlarını bulmak pek mümkün değildir. Ancak bulundukları ülkelerin toplumsal dinamiklerinden beslenmişlerdir. Ülkelerinin karşı karşıya olduğu sorunların bir sonucu olarak ortaya çıkmışlardır. Bu örgütlerin geriletilmesi pekâlâ mümkündür ancak tasfiyeleri oldukça zordur. Çünkü ortaya çıkış gerekçelerini oluşturan sosyo-politik sorunlar çözümlenmeden örgütlerin tasfiyesi mümkün değildir. Etkisizleştirilseler dahi sosyo-politik sorunlar varlığını sürdürdükçe benzer örgütlerin ortaya çıkmaları ve güç olmaları her zaman mümkündür.

“Terörist” etkili bir politik güce dönüşebilir

Bir dönem devletler tarafından “terörist” görülen örgütler, yıllar sonra parlamentoda temsil edilmeye başladılar, hatta iktidara geldiler.

Güney Afrika Ulusal Kongresi bir dönem “terörist” bir örgüt olarak bilinirdi. Mandela örgüt lideri olarak 27 yıl cezaevinde kaldı. Sonra Güney Afrika Cumhuriyeti’nin devlet başkanı oldu.

Filistinli El Fetih örgütü bir dönem İsrail ve ABD tarafından “terörist” bir örgüt kabul edildi. Lideri Yasar Arafat, “terörist” olarak yıllarca arandı. Sonra Filistin lideri olarak İsrail ile Barış Anlaşması imzaladı.

Kolombiya’da yıllardır devlet ile FARC arasında devam eden savaşta yaklaşık 75 bin kişi yaşamını yitirdi. Ancak yakın dönemde iki güç arasında barış anlaşması yapıldı. FARC silahlı mücadeleyi durdurarak seçimlere katıldı ve parlamentoda temsil edildi.

İspanya devleti, terörist gördüğü ETA ile barış anlaşması imzaladı. ETA da anlaşma gereği silahlı mücadeleye son verdi ve Özerk Bask bölgesinde seçimlere gidildi.

Birleşik Krallık/İngiltere, yıllarca çatıştığı ve terörist gördüğü IRA ile barış anlaşması yaptı. Silahlı mücadeleye son veren IRA, İrlanda Özerk Bölgesinde seçimlere katılarak parlamentoda temsil edildi.

Demokratik Suriye Güçleri (QSD), Türkiye için “terörist” ancak ABD ve Rusya, QSD ile resmi anlaşmalar yapıyor.

Türkiye için Abdullah Öcalan bir “terör örgütü lideri” ama gerektiğinde siyasi çözüm için masaya oturdu.

“Terör örgütü” ve “terörist” kavramlarının bütünüyle politik ilişkilere ve dengelere göre kullanıldığı çok net olarak görülüyor. Karşıt iki gücün yıllara dayanan silahlı çatışması iç ve bölgesel politik koşulların değişmesiyle yerini uzlaşıya ya da anlaşmaya bırakarak savaşa son veriliyor. Doğal olarak terörist oldukları gerekçesiyle yıllarca cezaevinde tutulan örgüt militanları serbest bırakılıyor. Terörist görülen örgüt liderleri bu kez tersten politik kimliğiyle hem uluslararası ilişkilerde kabul görüyor hem de birçok örnekte olduğu gibi parti lideri veya milletvekili olarak parlamentoya seçilebiliyor. Terör örgütü lideri olarak görülen Arafat ve Mandela bu süreçlerin tipik iki örneği olarak devlet başkanı oldular ve Birleşmiş Milletlerde ayakta alışkandılar.

HDP’den terörist çıkmaz

Sorunların demokratik siyaset içerisinde çözülmesini esas alan HDP’nin Eş Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ üzerinden yürütülen politik tasfiye politikasının arka planında PKK ile HDP arasında organik bir bağ kurma stratejisi yatıyor. HDP’nin “terör örgütü”yle ilişkili olduğu algısı topluma kabul ettirilmek isteniyor. PKK, siyasal mücadelesinde şiddeti savunuyor, HDP ise tersine koşulsuz ‘şiddete’ karşı olup, Kürt sorununun demokratik siyaset içerisinde çözülmesi gerektiğini savunuyor. HDP, programında bu görüşlere çok açık yer veriyor ve politik mücadelesini de bu çerçevede yürütüyor. Ne Demirtaş’tan terörist ne de HDP’den “terör örgütü” çıkartılabilir. HDP ile PKK arasında organik bir ilişki olduğu algısını oluşturmak için delil elde etmek isteyenlerin böyle bir şansları bulunmuyor. Çünkü HDP, demokratik siyaset kuralları içerisinde şiddete karşı bir politik çizgide mücadele ediyor.

Sonuç

Devlet, “terör” ve “terörist” tanımlamasını doğru yapmadığı, ülkenin sosyo-politik dinamiklerini dikkate alan ortak çözümler üretmediği sürece, sorunların aşılması mümkün görünmüyor. Devlet, Kürt sorununu güvenlikçi politikalarla, Kürt politik güçlerini “terörist” görerek çözemeyeceğini anlamalıdır. 40 yıldır kesintisiz devam eden ve 700 milyar doların üzerinde bir harcamanın yapıldığı düşük yoğunluklu savaşın çözüm olmadığı artık kabul edilmelidir. Kriminal tanımlamalara değil sosyo-politik çözümlere ihtiyaç vardır. Bunu görüp çözüme yaklaşan kazanır, görmeyen ve devlet şiddetinde ısrar eden kaybeder.

Dipnot:

[1]BURUDJİEV Tatiana Prof. “Who can be defined as political prisoner”. Europost.bg. Retrieved 2013-01-25.

Mustafa Peköz - sendika.org

Ayasofya: Yas, Nostalji ve Beyhude Beklentiler

Doğancan Özsel:
Yaşamın hızına yetişemediğini fark edip en güzel günlerinin geride kaldığına artık tümden ikna olan birinin, teselliyi nostalji denizinde boğulmakta bulmasına benziyor Ayasofya kararı. Zamandan öylesine kopuk, güncel ihtiyaçlara öylesine sağır… Bunun içerisinde bulunduğumuz yüzyıla ait bir gündem olmadığının itirafı TBMM Başkanı Mustafa Şentop’tan geldi. “Ayasofya bizim kuşağımızın, bizden önceki birçok kuşağın ideallerinde cami olarak açılması gereken bir yapı olarak her zaman yer almıştı,” diyen Şentop, bu adımı “bir hedef, bir hayal, bir rüya” olarak niteledi.


Hakikaten, gençliği İslâmcılık çizgisinde geçmiş ve en genci ellili yaşlarında olan bir neslin hayali gerçek oldu. Ancak bu kuşak, bugüne ayak uydurmakta zorlanan bir kuşak. Bugünün dilini konuşabilmek için giriştiği her çaba sakil duran bir kuşak. Erdoğan’ın Youtube üzerinden düzenlediği gençlik buluşmasını bir düşünün. Karşısında gençler vardı ama Erdoğan’ın yanıtları da, düzenlenen etkinliğin formatı da köhnemişti.
Ayasofya’nın yeniden cami olduğunu duyunca içten bir coşkuya kapılanlar büyük oranda işte bu kuşağın insanları. Onlar yalnızca bugüne değil, kendilerine atfettikleri İslâmcı kimliğe de yabancılaşmış durumdalar. İktidarın nimetlerini tattıkça, zenginleşip kent yaşamının merkezine oturdukça artan dünyevi meyillerini ve çocuklarında gözledikleri seküler eğilimleri şaşkınlık ve korkuyla izliyorlar. Bir zamanlar yaşamlarını ve siyasi başarılarını üzerine kurdukları dindar-laik ve Doğucu-Batıcı gibi dikotomiler değişmez birer koordinat ekseni olmaktan günbegün çıkarken, onlar da bir kimlik krizinin pençesine düşüyor. Bu İslâmcı kadrolar için muktedir olmanın tatmini kimliksizleşme tehlikesini bertaraf edemiyor, siyasi geleceksizlik buhranlarına bir çözüm olamıyor.
Ayasofya kararı işte bu buhran içerisinde kendini nostalji denizine bırakmanın, bir rüyaya dalarak gençliğin coşkusunu yeniden tatmaya çalışmanın bir yolu. 2030’ların Türkiye’sinde çoğunluğu oluşturacak olan insanlarla anlamlı bir ilişki kurmaktan aciz olduklarını fark edenler, birkaç günlüğüne de olsa yeniden bir önceki yüzyılın siyasi kodlarını yeşerten hoş bir seda ile ruhlarını dinlendiriyorlar. Gerçi sanmayın ki Ayasofya’nın ibadete açılması meselesi ilk ortaya atıldığında bugünkünden daha az afaki bir gündem maddesiydi. NATO şemsiyesi altında gelişen anti-komünist İslâmcılığın kimlik kurma sürecinin bir sembolizmi olarak bu talep, Cumhuriyet’le girilen rövanşist ilişkinin bir ifadesinden ibaretti. O zamanlar da tıpkı bugünkü gibi yaşamın somut taleplerinden kopuk bir hülya olduğu için, hiçbir zaman büyük bir kitlesel talep haline gelemedi ve 1980’den sonra da çok küçük bir klik dışında hemen tümüyle unutuldu. Ta ki yitirdikleri kimliklerinin yasını tutma ihtiyacına kapılan Erdoğan ve akranı İslâmcılar, bu eski sembolizme daha sıkı sarılmaya karar verinceye değin.
“Modern nostalji,” diyor Svetlana Boym, “mitik geri dönüşün olanaksızlığı için, açık sınırları ve değerleri olan büyülü bir dünyanın yitirilmesi için tutulan yastır”. Sembolizmi çok güçlü olan bu nostaljik hamle de aslında bir kuşağın yas tutma biçimi. Sınırları belirsizleşmiş, değerleri çoğullaşmış bir dünyayla yapıcı bir ilişki tesis edemeyenler, gençlik yıllarında kendileri için kurdukları sınırları net ve değerleri keskin dünyanın yasını tutuyorlar. Onlar yeni neslin sosyal medyaları ile kavgalı, Netflix’e sinirliler. Bugünün dünyasına dair vizyonları, internete kimlik numarası ile girilmesini önermeye yetiyor ancak. İşin kötü yanı, bu yeni dünyaya yetişemiyor olduklarının farkındalar. Haftalık din derslerinin sayısını arttırdıkça dinden uzaklaşan genç nesiller yetiştirdiklerini görüyorlar. Z kuşağı ile nasıl bir ilişki kuracağız diye yana yakıla çözüm arıyor, özel raporlar hazırlatıyor, gençlerle sık sık bir araya gelmeye çabalıyorlar.
Aslına bakarsanız bu yazı alınan kararının içeriğine yönelik bir itiraz değil. Kararın kendisi yazının konusu dahi değil. Burada yapmaya çalıştığım tek şey, bu Ayasofya adımının, daha genel bir iktidar yitiminin semptomu olarak okunabileceğini göstermeye çalışmak. İktidar penceresinden elbette ki Ayasofya’nın ibadete açılması semptomdan çok bir tedavi yöntemi gibi görünüyor. Erdoğan ve çevresi buradan bir popülarite dalgası devşirmeyi umuyor. Hatta belki “one minute!” benzeri bir rüzgâr yaratarak, bütün Avrupa’yı karşısına alan cesur ve mağrur Erdoğan imajını yeniden yaygınlaştırabileceklerini düşünüyorlar. Halbuki bu karardan anlamlı ve kalıcı bir popülarite artışının çıkabilmesi mümkün değil. Sosyoekonomik olarak çok daha parlak bir dönemde değil de en buhranlı zamanlardan birisinde alınan bu karar, Ayasofya rüyasının yaşamın gerçekleri ve insanların somut ihtiyaçları karşısındaki görece önemsizliğini ifşa etmekten başka bir işe yaramayacak. Nitekim Metropoll Araştırma’nın konu hakkındaki çalışması da halkın %55’inin bu konuyu bir gündem değiştirme hamlesi veya seçim taktiği olarak gördüğünü gösteriyor. Güncel sorunlar bu kadar ağır iken, Ayasofya’dan medet ummak beyhude bir bekleyiş. Şöyle düşünün: Bursa’da tıbbi cihaza bağlı olarak yaşayan bir KOAH hastasının, evinin elektriği kesildiği için 9 Temmuz’da hayatını kaybettiği haberi düştü sosyal medyaya. Ertesi gün de hükümet Ayasofya’yı yeniden ibadete açtı. Sizce yarın Bursa’daki o sokağın insanları bu iki konudan hangisini konuşuyor olacaklar? Bir ay sonra bu iki sorundan hangisini daha fazla hatırlayacaklar?
Yazıyı bitirirken son bir noktanın altını çizeyim. Ayasofya’nın açılması talebi hükümetin elindeki bir kart olarak siyasi bir değer ifade ediyordu belki. Ancak bu tip siyasi kozların sorunu, bir kez oynandıklarında artık onlardan ek bir fayda elde etmenin mümkün olmamasıdır. Tıpkı başörtüsü diye bir sorunun artık ortada olmamasının AKP bakımından bir siyasi argüman kaybı anlamına gelmesi gibi. Dün de Erdoğan İslâmcılık adına son kozlarından birisini oynadı. Gerçi bunun 2020 yılında hâlâ bir koz olarak görülebilmiş olması dahi insanı gülümsetiyor. Belli ki iktidar köhnüyor, diyecekleri tükeniyor. Şimdi rüzgâr yaşamı savunanların, zamanını geçmişle hesaplaşmak yerine yarını konuşmaya harcayanların yelkenlerini dolduruyor. Anlaşılan o ki, güzel günler göreceğiz…

Adını koyalım artık: Faşizm

Ergin Yıldızoğlu, “Yeni Faşizm” kitabıyla COVID-19 salgınının devletlere sağlık önlemi adı altında olağanüstü hâl uygulamaları fırsatı verdiği günlerde kavramlar dünyasına inen sisi dağıtıyor.


Acı
Bir
Rüzgardır
Eser
Dağlardan
Ovalardan
Kapkara
Kanını
Kurutur
Yoksulların
Sonra
Kıtlık
Pahalılık
Ve
Faşizm
Dayan
Ha
Yıkılma…

Enver Gökçe
Macaristan’dan Brezilya’ya kadar dünyanın farklı coğrafyalarında ülkesini demir yumrukla yöneten, yasama ve yargının yetkilerini elinde toplamış, muhalifleri şeytanlaştıran, tanrı katına yükselmiş despotik liderler ortaya çıkarken, bunları adlandırmak için otoriter liberalizm, sağ popülizm, illiberalizm gibi kavramlar türetildi. Faşizm ise modası geçmiş bir kavram muamelesi görmekte. Faşizm kavramından vazgeçilmesinin görünürdeki gerekçesi bugünün dünyası ile 1930’ların Almanya’sı arasında birebir benzerliklerin aranması. Kapitalizm değişebilir, emperyalizm değişebilir ama faşizm 100 sene önceki halinde kalmalı, karşımıza Nazi üniforması içinde gelmeliydi.
Yıldızoğlu faşizmin değişmeyen özünü ortaya koymakla işe başlıyor, sonra kapitalizmin bugün sahip olduğu olanakların muhalefeti etkisizleştirmekte, kitle pasifikasyonunda başka araçlar kullanmaya elverdiğine dikkat çekiyor. İnternette gezdiğimiz sitelerin, yaptığımız alışverişlerin geride bıraktığı big data bile herkesin peşine polis takmayı gereksizleştiriyor. Takip edilmemeniz gözlenmediğiniz anlamına gelmez.

Kitabın ilk bölümleri klasik faşizmi doğuran koşulların, İtalya ve Almanya örneklerinin incelenmesine ayrılmış. Yıldızoğlu iki ülkedeki faşist hareketi de 1. ve 2. dalgalarına ayırarak irdeliyor. Bu sayede faşist hareketin izlediği strateji değişiklikleri, burjuvazinin güvenini kazanmak için yaptığı manevralar, iktidara gelmek için verilen tavizler, yapılan uzlaşmalar ve iktidarın ele geçirildiğinin işareti olan muhalefete yönelik saldırılar bağlamına oturuyor. Bunlardan kalkarak anti faşist güçler için önemli tüyolar veriyor, işte tam o sırada ülkemizin demokrasi güçlerinin liberal virüsün zehirlemesi sonucu düştüğü tuzağı bir kez daha hatırlıyorsunuz.
Yıldızoğlu, iki tipik faşizm örneği (Almanya ve İtalya) arasında bile farkların olduğuna dikkat çekerek faşist sıfatıyla anılan Franco, Salazar rejimleri ve diğer faşist devletler arasında da önemli farklar bulunduğunun altını çizdiğinde bugünün faşizmin geçmişe göre farklılaşmasının normal olduğunu anlamak için fazla düşünmeye gerek kalmıyor. Liberal, Marksist ve kültürel boyuta odaklanan faşizm tanımlamalarını kısaca verdikten sonra Marksistlerin faşizm tanımının eksikliklerini Poulantzas’a dayanarak eleştiriyor ama ardından Poulantzas’ın zayıf noktasını da gösteriyor. Faşizmin evrensel özelliklerini ortaya koymak için Umberto Eco’yu yardıma çağırıyor. Komintern’in “sosyal faşizm” teorisi de tarihin en büyük hatalarından biri olarak damgayı yiyor.

Bütün mümkünlerin kıyısında

İlerleyen bölümde bugünün dünyasını analiz eden Yıldızoğlu, iklim, gıda, su krizleri, göç gibi büyük belalar etrafında kapitalizmin yaşadığı yapısal krize bakarken, bu sorunların kitlesel sağ ve sol hareketleri yarattığını vurguluyor. Bir tarafta ırkçı, homofobik, maço hareketler yükselirken bunların temsil ettiği dünyaya karşı yeni bir isyan dalgası da dünyayı dolaşıyor.

Hayatımı yazsam 1984 romanı olurdu…

Bir zamanlar okuduğumuz distopik romanların kuvveden fiile geçtiği günümüzde teknolojik gelişmelerin disiplin ve ceza rejimini nasıl etkilediği, devletler arasında sanal alemde yürütülen soğuk savaş, özel güvenlik şirketleri ile yürütülen hibrit savaşlar ile kapitalizmin elini ateşe sokmadan kestaneleri alabildiği resmediliyor. Trump, Orban ve Bolsonaro’ya özel bir bölüm ayrılarak yeni faşizmin özgünlüğünü gösteriliyor.

Peki Türkiye?

AKP’nin faşist olmadığını kanıtlamak için kendini paralayan kimi sol entelektüeller; her ne kadar iktidarın kazanamadığı belediyelere kayyum atayarak seçimleri anlamsız hale getirmesi, düşman ceza hukukunu acımasız biçimde uygulaması, kendisinden olmayana hayat hakkı tanımayan kindarlığını her fırsatta göstermesi, hoşuna gitmeyen haberlere erişim engeli getirmesi, nepotizmi spor yarışmalarına kadar indirmesi karşısında meleklerin cinsiyetini tartışır duruma düşmüş olsalar bile son olmasını umduğumuz cevap hakkı ile konu noktalanmış oluyor. Kitabın son sayfasına kadar Türkiye’ye değinmeyen yazar, finali AKP’nin, Yeni Faşizmin en tipik örneği olduğunu göstererek yapıyor. Bunu da kitabın ilk bölümlerinde anlatılan faşist hareketlerin 1. ve 2. dalgalarında izlediği stratejiyi, kurduğu ve dağıttığı ittifakları, muhalefeti etkisizleştirmesini somutlayarak yapıyor.
Yeni Faşizm kitabı Türkiye solunun teorik keşmekeşin içinden çıkmasına yardımcı olacak parlak bir çalışma olarak okunmayı, tartışılmayı, tavsiye edilmeyi, favori kitaplar arasına alınmayı hak ediyor.

Başınıza çalın ekranınızı: Geçmişte bile kalmayacaksınız!

Dinçer Demirkent: İzmir Atatürk Lisesi, İzmir’in göbeğindedir. Alsancak’ta, İzmir Fuarı’nın Lozan kapısının tam karşısında. 1990’lı yılların sonunda bu lisenin kapısında, herkesin gözü önünde korunarak Harun Yahya adıyla Adnan Oktar’ın Evrim Aldatmacısı kitabı dağıtılırdı. Bedava. Okulun kapısında bunları dağıtanlarla kavga ederdik. Fakat okul müdürü de polis de o okulun öğrencilerini, bizleri hedef alırdı. Liseli ufku geniştir, bu dağıtımın kim onu destekliyor ve göz yumuyorsa onlarca organize edildiğini de bilirdik.
Aynı dönemde, aynı okulun içinde binbir emekle çıkardığımız edebiyat dergisi, kapağında Cemal Süreya’nın Dilekçe şiiri olan dergi Oktar’ın kitabının okul önünde dağıtılmasını izleyen müdür tarafından parti broşürü ilan edilmişti. Odasından kovulmuştuk.
Okula kayıt olmak için yasaya aykırı biçimde para toplanırdı, kayıt parası adıyla. Karşı çıkan okula kayıt ettirilmez, ergenlik gururlarıyla oynanırdı. Karşı çıkardık. Katkı payı adı altında toplanan paralara karşı eylem yapardık. Eğitimin paralılaştırılmasına karşıydık. Geleceğimiz satılamazdı.
Terörist ilan edildik tabii. Kapıda Evrim Aldatmacası adlı safsata bizi terörist ilan edenler gözetiminde dağıtılırken, tarikatlara, cemaatlere Lozan kapısının karşısındaki devlet kapısı ardına kadar aralanmışken. Gülen çetesinin dershanelerinde, kurduğu kamplarda yoksul ve geleceksiz lise öğrencileri kemikleşir, devlet kapsının sahibi olmaya hazırlanırken.
Devlet, okul müdürü ve polisti, devlet Adnan Oktar’ın kitabını dağıttırıyor, yoksul gençleri Gülen çetesinin dershanelerine yönlendiriyordu. Ahlaklı olmak, o kapıya kapılanmamakla birdi gözümüzde o dönem, ahlaklı olmak terörist ilan edilmek demekti.
Ünlü çok mezunu vardır bu lisenin, bir de ünlü mezun olamayanı. İşte o ünlü mezun olamayan Attila İlhan’ın atılmasının nedeni, cebinde yakalattığı Nazım Hikmet şiiridir. Nazım Hikmet şiiri, bilgisi az ufku geniş liseli için ahlaki bir rehberdir.

SAĞCI AYDIN MI?
../Türkiye’de solculuk kapılanmamak demektir, sağcılık da kapılanmak. Kapıkulu kurumu, siyasi tarihimizin en önemli kurumudur. İmparatorluğun cumhuriyet bürokrasisine ve mütefekkirine bıraktığı en önemli mirastır. İşte Lozan kapısının karşısındaki devlet kapısının önünde olan işin özü de budur.
Yüzeyde ise sağcının bitmek bilmeyen bir öfkesi ve hıncı vardır. Ne kadar kazansa, ne kadar mevki makam sahibi olsa, hatta ne kadar okusa, bilse solcu karşısındaki hıncı tükenmez. Bu da Türkiye için özgül bir tarihsel anlama sahiptir. 12 Eylül öncesinde, Komünizmle Mücadele Dernekleri’nde başlar bu hırs, 12 Eylül sonrasında kemikleşir, bugün SETA gibi kurumlarda, trol örgütlenmelerinde devam eder.

Bütün kavram ve kurumlar gibi aydın kavramı da tarihsel ve mekânsal olarak yapılandırılmıştır. Özellikle 12 Eylül sonrası Türkiye’de sağcı aydından bahsedilemez. Sağcı hınçtan bahsedilebilir. AKP’nin mağduriyet söylemine sarıldığı dönemde de kibir döneminde de maniple ettiği bu hınçtır, sağ için verimli bir kaynaktır ama “aydın”a düşmandır.
12 Eylül rejiminin son kalesi AKP-MHP ittifakı, sıkışmışlığını toplumun her kesimini içine alacak şekilde büyüyen bir terör çemberine alarak aşmaya, 12 Eylül kalesini korumaya çalışmakta, hıncı körüklemektedir. Hakkını arayan emekçiler, öğrenciler, öğretmenler, toprağını savunan köylüler, onurunu savunan kimlikler terörist ilan edilir, çemberin içine alınırken siyasal birliğin her eşikte zayıfladığı bir süreci yaratan da sona gelindiğinin bilincidir.

12 EYLÜL REJİMİ SON BULUYOR, YA SONRASI?
2015 yılından beri aşılan her eşikte sıkılaştırılan bir terör çemberi içine hapsedilmeye çalışılan HDP’ye karşı gelişen hıncı bir de bu yönüyle anlamak gerek. AKP’nin izlediği karanlık siyasetten ayrı düşünülmesi gereken bir nokta var burada. 12 Eylül faşizminde gözünün önündeki işkenceyi meşrulaştıran; 90’larda köy yakmaları, yerinden etmeleri, aydınlara yönelik infazları görmezden gelen; hakları için mücadele eden kim varsa onları devlet düşmanı ve terörist ilan etmekte beis görmeyen bir siyasal-ideolojik hıncı, Türk-İslam sentezi olarak endoktrine edilen toplumsal yeniden inşa dinamiğini anlamadan, Türkiye toplumunu kolaycı seçmen davranışı analizleriyle değerlendiremeyiz. Cumhuriyet Halk Partisi başta olmak üzere siyasetin her kesimindeki sağa çekmeyi bu ideolojik-siyasal hıncın şemsiyesinde faşist bir cunta idaresinde inşa edilen toplumun temel yapısından ve ondaki bugünün kaçınılmaz dönüşümün işaretlerinden ayrı düşünemeyiz.
İki kritik olguyla açıklığa kavuşturmak isterim bu söylediğimi.

-Birincisi, 2015 sonrası düzenin kuruluşunun temel motivasyonu. 7 Haziran 2015 seçimleri aslında AKP’yi değil, 12 Eylül faşizminin sağda konsolide ettiği sistemi yıkacak bir darbe vurmuştu. HDP’nin parlamenter sistem içinde hükümete girme olasılığı, bu sistemin kurucu güçlerini ve yarattığı güçleri yerinden etme, kırk yıllık 12 Eylül düzenini yıkma potansiyeli taşıyordu. İstikşafi görüşmeler sürerken AKP ve MHP uzlaşısının ve sol-sosyalist; eşit yurttaşlıktan, demokratik bir siyasal birlikten yana bir partinin yürütme gücünde yer alma olasılığını ortadan kaldırmak üzere kurgulanmış başkanlık fikrinin temeli budur. 12 Eylül faşizmini diri tutma; Türk-İslam sentezine dayalı sağ hegemonyayı ve kolay maniple edilen bir hıncı sürdürme… Baykal ile birlikte bu sistemin muhalefet dayanağı haline gelmiş CHP’nin savrulmaları içinde tutarlı kaldığı tek şey neredeyse budur. İstikşafi görüşmeler örneği bu bakımdan açıklayıcı örnektir.

-İkinci örnek de sıkça tekrarlanan “anayasaya aykırı ama evet” oyuyla parlamentoda kabul edilen anayasa değişiklikleri ile HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, Figen Yüksekdağ’ın ve vekillerin cezaevine atılmasıdır. Subjektif olarak alınan tavır ve geliştirilen söylemlerin ötesindeki objektif konum Cumhuriyet Halk Partisi için artık ayakta kalma ihtimali kalmamış 40 yıllık 12 Eylül rejiminin içinde kalma çabası olarak görünmektedir.

Türk-İslam sentezi ideolojik kılıfını lise önlerinde dağıtılan Oktar kitaplarıyla, beslediği tarikat-cemaatlerle, milli eğitim ve emniyetteki ülkücü kadrolaşmayla koruyan bu halk düşmanı, neoliberal sistemin sonu gelmiştir. Gezi bunun ilk işaretiydi, ardından 7 Haziran 2015 geldi. Bu siyasal dönüşümü anlamayan; bu rejimin sahibi olan AKP-MHP ittifakı gibi savaşarak korumaya çalışan ya da kıyısında köşesinde bir yerlerinde yer almaya çabalayan bütün siyasal konumlar da yok olmaya mahkumdur.
Sağa çekme ve hükümet sisteminin geleceği meselesini, gına getiren seçmen davranışı analizlerinde değil, burada aramak gerekir. Siyasal geleceğimiz geri dönülmez biçimde bu kapanmadan çıkıştadır artık, Gezi’nin ve 7 Haziran’ın açtığı kapıdadır. 12 Eylül rejiminin son dayanağı olan AKP-MHP ittifakının koruduğu sistemden çıkış, iktisadi bakımdan da siyasal kurumların organizasyonu bakımından da ancak soldan olabilir, kapılanmaya karşı, kapıkullarıyla mücadele ile olabilir.

Altı milyondan fazla seçmenin oyunu alan bir partinin temsilcilerini ekrana çıkarmayacaklarını söyleyen kapıkullarına, “alın ekranınızı başınıza çalın” demenin hiç de zor olmadığı bir zamandayız. Tabii bu sistemden çıkış programında bir araya gelebilecek siyasal özneler için.

Dinçer Demirkent

gazeteduvar.com.tr

Naomi Klein I İmkânsız görünen aniden mümkün hale gelir



“Bu fikirlerin çoğu daha bir hafta önce fazla radikal bulunup dışlanıyordu. Şimdiyse, bu krizden çıkmanın ve gelecekte yeni krizler yaşanmasını önlemenin tek makûl yolu olarak görünüyorlar.”
2007 tarihli Şok Doktrini – Felaket Kapitalizminin Yükselişi’nin yazarı, şimdilerde Bernie Sanders kampanyasının militanı Naomi Klein’ın The Intercept’te yayınlanan “Koronavirüs kapitalizmini mağlup etmenin yolu” başlıklı konuşmasını huzurlarınıza getiriyoruz.


BirartıBir Forum & Express

Tüm rolleri bir kişinin oynaması imkansız.

Hayatınızda eksik olan güven ve ilham kaynağını bulmak istiyorsanız, kendinizi destekleyici insanlarla kuşatmanız gerekir.
Herşeyden önce, etrafınız kötümser ve şüphecilerle dolu olmadan bile olumsuzluklardan kaçınmak tek başına zordur. Pozitiflik çemberinize kimlerin dahil edeceğini düşünürken, göz önünde bulundurmanız gereken altı kişilik türü vardır.

-Birincisi Katalizör. Bu, sizi saklı kalabilecek heyecan verici fikirler ve fırsatlar ile tanıştırarak hayatınızı değiştirebilecek olan göz açıcı kişidir. Bu, ilham almak için her zaman mükemmel bir kitabı önerebilecek, yaratıcı veya çok okuyan bir arkadaşınız olabilir.

-İkincisi Oyuncu. Bu, kendinize acımanıza izin vermeyi reddeden ve her zaman size hayatta iyi ve güzel olan herşeyi hatırlatan bir gülümsemeye sahip olan eğlenceli arkadaşınızdır.

-Bundan sonra şefkatli var. Ağlamak için bir omuza veya yataktan kalkamayacak kadar hasta olduğunuzda tavuk çorbası getirecek birine ihtiyacınız olursa, şefkatli sizin için oradadır, hiçbir soru sormaz.

-İlham veren, cesaretlendirip destekleyen, bilgelik ve umut dolu olan arkadaşınızdır. Ne zaman bir ilham verici ile tanışırsanız, hayatın imkanları üzerine güven ve heyecanla dolup taşarsınız.

-Meydan okuyan, insanları yeni bir ışıkta görmek istediğinizde gideceğiniz kişidir. Meydan okuyanlara bu ismin verilmesinin nedeni statükoya meydan okumalarıdır. Sıradan küçük konuşmalarda harika olmayabilirler, ancak onların benzersiz bakış açıları ve akıllara durgunluk veren tartışmaları için onlara değer verirsiniz.

-Altı numara Sevgilidir. Şimdi, bu illa ki aşık olduğunuz kişi değil, koşulsuz sevgi sunan ve yargılanmadan rahatça konuşabileceğiniz kişidir. Bu kişi çocukluk arkadaşı veya ebeveyn olabilir, ancak ne olursa olsun, en kötü anınızda yanınızdadır.

Ayrıca iç çemberinizin bir bonus üyesi de var: Yapıcı, tabii ki, romantik partneriniz bu kişidir. Önceden eşinizin sıralanan her şey olması gerekmediğini anlamak önemlidir.
Pek çok ilişki, bir eşin başka her özelliğin yanısıra şefkatli, ilham verici, zorlayıcı ve eğlenceli olmasını beklemek şeklindeki gerçekçi olmayan talepler yüzünden başarısız olur. Dolayısıyla, bu rollerin çoğunun genellikle başkaları tarafından yerine getirildiğini unutmayın.

Ken Robinson
http://sirkenrobinson.com/

Timus

Timüs, kemik iliği gibi birincil lenf organlarından biridir. Vücudumuzda iman tahtasının üzerinde, tiroid bezinin altında ve soluk borusunun önünde bulunur. Timüs bezi bir komuta-eğitim merkezidir. Triorid bezi tarafından salgılanan T hücreleri yani lenfositlerin; vücut hücreleri ile vücuda zararlı olabilecek yabancı hücreleri ayırt etmeyi öğrendikleri yerdir.

Timüs bezinde meydana gelecek titreşimlerin sıklığı kişinin genç ve sağlıklı yaşamasında paralellik gösterir.

Yani Timüs bezi ne kadar çok titrerse kişi o kadar genç ve sağlıklı yaşar. Atabileceğiniz güçlü bir " Kahkaha " veya gögsünüze vurabileceğiniz hafif dokunuşlarla Timüs bezinin titreşmesini sağlayarak direnç kaybını en aza indirmek mümkün olabilir.
Aşırı üzüntü anında bazı kültürlerde, özellikle de kadınların gögüslerine vurduklarını görürüz. Bu olay tamamen beyin tarafından yaratılan istemsiz yani refleks kaynaklı bir harekettir. Kişi göğsüne vururken Timüs bezini titreştirir ve bağışıklıkta üzüntü kaynaklı olası direnç kaybının önüne geçer.
Kahkaha da titreşim yaratacağından bağışıklık sistemini güçlendirir.

Timüs bezi bağ dokusundan yapılmış ince bir kapsülle çevrilmiştir. Kapsül, diğer lenfoit organlarda olduğu gibi bezin içine girerek onu bölmelere ayırır. Her bölüm (lobül) korteks ve medulla adı verilen sırasıyla koyu ve açık renkte bölgelere sahiptir.

Timüs yaşla birlikte gerileyen bir organdır.






Olgunluğun Kıymetli Zamanı

'Mário Raul de Morais Andrade'

Olgunluk tezahür etmeye başladığında, yıllarımı saydım ve bundan sonra, yaşadığımdan çok daha az
zamanım kaldığını keşfettim.

Kendimi, bir şekerleme paketi kazanmış küçük bir çocuk gibi hissediyordum: Önce büyük bir zevkle ve iştahla yedim, ama azalmaya başladıklarını bir kez hissedince, şimdi teker teker, tadını çıkararak yiyorum.

Artık yasaların, kuralların, uygulamaların ve yönetmeliklerin tartışılıp durduğu ve hiçbir işe yaramayacağını bildiğim sonsuz toplantılara ayıracak zamanım yok.

Takvim yaşlarına rağmen hâlâ büyümeyen aptal insanlara destek olmak için de zamanım yok.

Vasatlıkla uğraşmak için de zaman ayıramam.

Şişmiş egoların bulunduğu toplantılara katılmayı hiç istemiyorum.

Artık dalaverecilere ve çıkarcılara tahammül etmiyorum.

Başarılı olmuş insanların yerine geçmeye can atan, onlara ve eserlerine zarar vermeye çalışan şu kıskanç insanlara hiç tahammülüm kalmadı.

Üst düzey bir makam için yapılan kavgaların kötü sonuçlarına tanık olmaktan nefret ediyorum.

İnsanlar içeriğe değil, sadece başlıklara bakar oldular. Benim zamanım ise, başlıklarla uğraşmayacak kadar değerli artık.

Öz'ü istiyorum, ruhumun acelesi var. Pakette şimdi daha da az şekerleme kaldı..

İnsan onurunu ve gerçekleri savunan, sorumluluktan kaçmayan, başarılarından dolayı şişinmeyen, kendi yanlışlarına gülebilen, vaktinden önce ‘oldum’ demeyen, insan olmayı anlamış insanlarla yaşamak istiyorum.

Asıl olan, yaşamı değerli kılmış eylemlerinizdir.

Yaşamın sert darbelerinden yumuşak bir ruh ile çıkmayı başarabilmiş ve başkalarının yüreğine dokunabilen insanlarla çevrili olmak istiyorum.

Evet, olgunluğun bana getireceği o doluluğu yaşamak için acelem var.

Elimde kalan tek bir şekerlemeyi bile yitirmek istemem. Şimdiye kadar yediklerimin hepsinden çok daha nefis olacaklar.

Amacım, sevdiklerim ve vicdanımla barış içinde ve yaşamdan da tatminkâr olmaktır.

Umarım sizin için de aynısı olur, çünkü her hâlükârda oraya varacaksınız.”



Mário Raul de Morais Andrade
(1893 – 1945) Şair, romancı, Brezilyalı müzikolog
“Olgunluğun Kıymetli Zamanı”
(Fransızca tercümesinden yapılmış serbest çeviridir)

Depresyon, Kaygıdan Kaçış: “Kendini Sorgulamamak”

Derviş Aydın Akkoç

28 Temmuz 2018
Gazetelerin yayın politikalarında ıvır zıvır haberlerin önemli bir ağırlığının olduğu aşikâr. Bu ilgi çekici ıvır zıvır haberler daha ziyade gündelik hayata ilişkindir. Kişinin etkisinin hayli düşük olduğu, sadece tanıklık edebildiği büyük diplomatik, politik ya da iktisadi haberlerden farklı olarak “sıradan insanı” ilgilendiren sudan haberlerdir bunlar: yapılan bilimsel araştırmalara göre diş etlerinizi korumak için kahve ile sigara tüketmeyin, aşk acınızı hafifletmek için doğa gezilerine çıkın, stresle baş etmek ve güne zinde başlamak için sabahları limon kabuğu kemirin, tırnaklarınızı keserken televizyon izlemeyin... 
Bu ilk bakışta “zararsızmış” gibi görünen sevecen haberlerin “dili” dışlayıcı değil, kuşatıcıdır; ayrım gözetmeksizin “herkesi” yörüngesine alır. Muhatabıyla senli benli konuşan bu dil bir tür yaşam koçluğu, kişisel gelişim taktikleri içerir. Kişinin şu ya da bu sebeple ilgilenemediği, yeteri kadar düşünemediği şeyleri, başkaları onun adına düşünüyor, üstelik ona kimi işlevsel reçeteler de sunuyordur. Ama külyutmaz sıradan insan kolay kolay “ikna” olmaz, haberler ikna problemini çoğun “uzman” görüşlerine başvurarak çözer. Kişiyi kişiden daha çok düşünen, yönlendiren, telkinlerde bulanan ses genellikle bir uzmanın sesidir. “Konuşan” fail her durumda bilgi ile donatılmış bir uzmandır, böyle olunca da akan sular durur...

***

İnternet yayıncılığı yapan Gazete Duvar’da yer alan, benzerlerine başka mecralarda da sıkça rastlanan, ağır ve yüklü politik haberlerin kıyısında geçen bir haberin ünlemli başlığı: “Tatil sonrası depresyonu önleyin!” Başlıktan da anlaşılacağı üzere, hedef kitlesi olarak öncelikle “çalışanları” ama çalışanlar arasında da tatile çıkma imkânı olanları (prekaryayı?) ilgilendiren bir haber bu. Önlem alınması gereken esasında bir değil, “iki” depresyon vardır ama “tatil sonrası depresyon” ifadesi “tatil öncesi depresyonu”, yani çalışma sürecinde vuku bulan türlü bunalımları hasıraltı eder, önemsizleştirir. Tatil öncesi depresyonun katlanarak büyümemesi için “dönüş”te zuhur edecek olası bir depresyonu önlemek çok daha elzemdir. Müşfik, halden anlar, konuşur gibi ilerleyen bir dille açılır haber:

“Bütün bir yıl çalıştınız, hem fiziksel hem zihinsel hem de ruhsal açıdan iyice yoruldunuz. Kiminiz ailece, kiminiz arkadaşlarıyla, kiminiz de tek başına çıkacak tatile. Hedef, iyice dinlenmek, sıkıntılardan, dertlerden, en başta da işyerindeki sorumluluklardan, yoğun tempodan uzaklaşmak. ‘Tatil iyi geçmez mi’ dediğinizi duyar gibiyiz, elbette ‘zihniniz iyi geçmesine hazır olunca iyi geçer şüphesiz’ ama ya dönüşü! Tatilin huzurunu, dinginliğini, o iş hayatından uzaklığını hissederek bir yandan da nasıl bir strateji uygulamalı?”[1]
Bozuk bir dil ama önemli değil, meram gayet anlaşılır: “bütün bir yıl” çalışılmıştır, çalışan özne bu zaman zarfında fiziksel, zihinsel ve ruhsal açıdan yorulmuştur. Tatilin “görünür” amacı dinlenmek, dertlerden ve sorumluluklardan kısa bir süreliğine de olsa uzaklaşmak, yorgunluktan kurtulmak; tatil öncesinde iyice yıpranmış bedeni ve ruhu toparlamak, daha enerjik bir biçimde “işin başına” dönmektir. Dipteki amaçsa aslında çalışan kişinin tatil yapması değil, daha üretken bir şekilde işe koşulmasıdır. Tatille kesintiye uğramış çalışma hayatına dönüşte daha “performanslı” olmak için, tatilin tıpkı çalışma hayatında olduğu gibi bazı “stratejilere” yaslanması gerekir, aksi takdirde tatilin bir anlamı kalmayacaktır. Okurunun sesini duyan haber, yüksek kalitede bir tatil için fedakârca kafa yorar: “nasıl bir strateji uygulamalı?”

Söz konusu sempatik haber “uzman” görüşlerini eksene alarak, bazı kilit stratejiler paylaşır müstakbel tatilci okurlarıyla. “Acıbadem Fulya Hastanesi’nden uzman psikolog” Nuray Sarp, 9 maddelik bir strateji paketi sunarak, tatilcilerin tatillerini beklenilen bir “verim”le geçirmeleri için söz alır. Bu stratejiler özetle şunlardır: Tatile çıkacak kişi tatil sırasında işyerinden “sorumluluk” almamalıdır zira oraya çalışmaya değil, dinlenmeye gidiyordur; kişi tatilde çalışma koşullarıyla alakalı “geçmiş” sıkıntıları değil, daha ziyade geleceği ve “hedefleri” düşünmeli, muhtemel yükselme hayalleri kurmalıdır; tatilci insan çalışmadığı için asla “yatak keyfini uzatmamalıdır”, uyku her zamanki uyanma saatini sadece bir iki saat geçmelidir; “bol bol su tüketilmeli”, alkole karşı kesinlikle ölçüsüz davranılmamalıdır zira “fazla tüketilecek alkol altyapıdaki sorunları, bekleyen depresyon eğilimlerini” kışkırtabilir; elbette beslenmeye, özellikle “şekerli ve karbonhidratlı yiyeceklere” dikkat edilmelidir zira tatilde alınacak “fazla kilolar depresyona” davetiye çıkarabilir; dünyadan kopmamak için tatilde “gazete” ve sair kaynakların takibi de yapılmalıdır zira dönüşteki olası “uyumsuzluk” ancak dünyadan haberdar olmayla aşılabilir...

***

Depresyonun kısacık bir tatilde bile nereden ve nasıl geleceği belli değildir, fazladan bir kadeh rakı “altyapıdaki sorunları, depresyon eğilimleri”nden birini tetikleyebilir, bu nedenle, orta boka filizlenecek depresyonu adeta şeytan kovar gibi defetmek için uyanık olmak gerek. 9 maddelik strateji ve verimlilik paketinin en ilginç ve müthiş maddesi “ Arkadaşlarınızla Telefonu Kesmeyin” başlıklı 5. madde. Dildeki şefkatli ton, bu maddede yerini hafifçe azarlayan, “bak akıllı olun yoksa” diye seslenen bir tona bırakır, maddenin tamamı:

“Tatile çıktım diye işyerindeki arkadaşlarınızla iletişimi kesmeyin, sosyal ilişkileri koparmayın. Tatilde arkadaşlık ilişkilerinden uzaklaşmak ‘hayat çemberi’ diye ifade edilen çemberin dışına çıkmak, kişinin kendini sorgulamasına neden olabilir. ‘Acaba ben bu hayatta ne yapıyorum’ diye düşüncelere kapılan kişide anksiyete [kaygı] belirebilir.”

Son derece teknik ama belli ki vaka malzemeleriyle oluşturulmuş “hayat çemberi” tabiri enfes; kapitalizm tarafından sinsice kuşatılmayı, amansızca hapsedilmeyi açıkça dile getirdiği için. Bu tabire göre, kişinin “toplumsal ilişkileri” ve “iletişim” kanalları bütünüyle iş yerindeki arkadaşlarından ibarettir: Adamın ya da kadının hayatı iştir. İş dünyası dışında herhangi bir arkadaşlık yahut başka bir toplumsal bağ söz konusu değildir, olamaz da. Tatil esnasında bu kutsal çemberin dışına asla çıkılmamalı, “telefon” bağlantılarıyla çemberin içinde olunmalıdır. Telefonla iletişim aksıya alınırsa kişi “hayat çemberi”nin dışına taşacak, yapmaması gereken bir şeyi yapacak ve kendini sorgulayacaktır: “Acaba ben bu hayatta ne yapıyorum?”

Depresyon dinamitinin fitilini ateşleme potansiyeli yüksek, insanın asla ama asla kendine sormaması icap eden; alkolden, fazla uykudan, karbonhidrattan daha tehlikeli bir soru bu... Hem tatil faslında, aslında hayatın tüm fasıllarında, durup dururken kendini sorgulamanın ne âlemi vardır. Çemberin dışına çıkmak mantıksızlıktır. Ucu günümüz kapitalist toplumunun muhakemesine, bu muhakemede öznenin kendi konumunun da fotoğrafını çekmesine varacak şekilde dünyayı sorgulamak: ilişkileri mukayese etmek, olan bitenler hakkında akıl yürütmek, ilişkilerin iç bağlantılarını düşünmek, sömürülme mekaniğini tartışmaya çalışmak... Gereksiz olmanın yanı sıra kaygı yaratacak bir süreçtir bu... Bu sancılı sorgulama sürecinden kaçışın tılsımlı kurtarıcı aracı ise “telefon”dur! İşyerinden birilerine telefon açılır, eften püften birkaç cümle sarf edilir ve bu zararlı soru daha doğmadan oracıkta boğulur. Harika!

Kişiyi “hayat çemberi”nin dışına çıkaran, olmadık kaygılara gark eden, depresyondan depresyona iten “acaba ben bu hayatta ne yapıyorum” gibi sorular, her ne şekilde olursa olsun geçiştirilmelidir. Psikoloji değil, öncelikle kapitalizm bu sorulardan hoşlanmaz. Ama sorunun kendisinden ötürü değil, verimliliği düşüreceği (kapitalizm sömürü düzeneği içinde tuttuğu bir zihnin kapitalizmden başka bir şeye odaklamasını istemez), hatta kaygılar eşliğinde de olsa olası bir muhalif damarı seğirtebileceği içindir bu haz etmeme hali...

Gerçeği tam olarak söylemese bile, Lacan’a göre “kaygı yalan söylemez.” Tatil dönüşü ya da çalışma döneminde, depresyona karşı önlem alması gereken prekaryanın (çalışan kesimin) kendi kaygıları üzerine hiçbir surette düşünmemesi, bu kaygıları oluşturan siyasi içerikleri, iktisadi dinamikleri kavramaması, yangından kaçar gibi depresyon hayaletlerinden kaçması, kaygıların üzerini örtmesi, zihinsel bir erozyon yaşaması, bu erozyonun devamlılığı için de kapitalizmin dümen suyunda yıkanmış bir örgütlü psikoloji, tüketim ve pedagoji sektörünün seferber edilmesi: yalanın sürgit kılınması değil midir bunlar?

***

Son olarak, bahis “acaba ben bu hayatta ne yapıyorum?” gibi varoluşçu bir soruya uzanmışken: keşke birileri vakti zamanında Albert Camus, Samuel Beckett gibi depresif insanları, ellerine birer akıllı cep telefonu tutuşturup da tatile yollasaymış, mümkünse de Güney’e... Bol su içip, dengeli uyuyup, düzenli beslenip “bakir” doğa güzelliklerinin tadını çıkarsalarmış. “Hayat çemberi”nin içinde kalıp şeker mi şeker mesai arkadaşlarıyla konuştukları bir tatil... Fena mı olurdu, az biraz nefes alırdı insanlık...


www.birikimdergisi.com/haftalik/9027/depresyon-kaygidan-kacis-kendini-sorgulamamak

Nazım'ın Polemikleri

Sen bu kavgada
bir nokta bile değil,
bir küçük, eğri virgül,
bir zavallı vesilesin.
Ben, kızabilir miyim sana?
Sen de bilirsin ki, benim âdetim değildir bir posta tatarına, 
bir emir kuluna sövmek,
efendisine kızıp uşağını dövmek


Kanser daha olmadan tanısı konulacak

Çağın vebası kanser günümüzde çok önemli bir halk sağlığı sorununa dönüşmüş durumda. Kanserin tedavisine yönelik çalışmalar son yıllarda hızlanırken,  Antalya Genetik Hastalıkları Tanı Merkezi Müdürü Prof. Dr. Duran Canatan, mikro RNA’ya bakarak kişilerin kansere yakalanma riskini ortaya koyacaklarını söyledi. Canatan “Kanser olmadan tanısı konacak, kişi ona göre testlerini yaptıracak ve takibi yapılacak” dedi.
Canatan düzenlediği toplantıda, kanserin 2020’de tüm hastalıkların önüne geçeceğini söyledi. Güncel kullanılan tümör belirteçleri çok yanlış sonuçlar verdiği için bu konuda dünyada da yeterince çalışma olmadığını kaydeden Canatan, bu nedenle mikro RNA’ları seçtiklerini belirterek, şu açıklamada bulundu: “İlk defa 30 ay önce ‘Kanserin Erken Tanısında Mikro RNA Kitleri’ projesine başladık. Meme, akciğer, kolon, prostat, mesane, mide, pankreas ve karaciğer kanserleri üzerinde çalıştık. Kanser türlerinde en önemli 32 mikro RNA seçilerek, 8 kanser türünü 142 hasta örneğinde ve 220 sağlıklı kontrol örneğiyle karşılaştırarak, 23 bin 750 test örneği çalıştık.”
8 KANSER TÜRÜ ÜZERİNDE ÇALIŞILDI: Çalışılan mikro RNA’ların 23’ünün çok anlamlı bulunduğunu belirten Canatan, her bir kanser türü için ayrı ayrı çalışma yapılarak, kit haline getireceklerini ifade etti.
Canatan yürütülen çalışmaya ilişkin şu bilgiyi verdi: “Bu hem erken tanı için hem de kişinin risk analizi için çok önemli. Kişi etrafında kanserli hastalar olduğunda daha telaşlanıyor. ‘Bende var mı, yok mu’ diyor. Biz mikro RNA’ya bakarak kişilerin kansere yakalanma riskini ortaya koyacağız. Kanser olmadan tanısı konacak, kişi ona göre testlerini yaptıracak ve takibi yapılacak. Projenin ilk aşamasını tamamladık. Projenin ikinci aşamasında ise Türkiye’de ve dünyada kanser merkezleriyle görüşerek, bu kitlerin kullanılmasını sağlayacağız. Bu çalışma sayesinde kişiler hasta olmadan kansere yatkınlığı var mı yok mu ortaya çıkacak. Kanserde erken tanı çok önemli, korunma temel felsefe olduğu için hastalığın erken tanısında kullanılacak bu kitler. Bu çalışmayla kişilerin risk analizini de yapmış olacağız.”
Sekiz kanser çeşidi üzerine yaptıkları çalışmanın ayrı ayrı patentini almak için başvuruda bulunacaklarına değinen Canatan, çalışmayı kit haline getirdikten sonra yurt dışına da ihraç edeceklerini ifade etti.
(ANTALYA-AA)

Yasaklanması gereken 5 işkence aleti

Bugün, İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü. Ne yazık ki işkence birçok ülkede halen çok yaygın. Uluslararası toplumun işkenceyi yasaklamasının üzerinden 60 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, tüyler ürperten işkence aletleri halen dünyanın dört bir yanında açıkça pazarlanmakta ve satılmaktadır.

Devletler gösterişli fuarlarda tek hedefi acı ve korku yaratmak olan silahların ve güvenlik ekipmanlarının satıldığı tezgahları gezebiliyor. Son yıllarda Avrupa Birliği’nde (AB) uygulanan ihracat yasağı bu ticareti zorlaştırdı, ancak halen işkence aletlerinin yasaklanmasıyla ilgili uluslararası bir sözleşme bulunmuyor.

Bu hafta Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’na katılacak olan devletler, işkence aletleri ticaretinin temelli olarak yasaklanmasını öngören bir kararı oylayacaklar. Tüm devletlere, uzun zaman önce alınması gereken bu kararı destekleme ve işkence aletleri ticaretinin son hızla sürdürülmesini mümkün kılan yetersiz düzenlemeleri daha sıkı hale getirme çağrısında bulunuyoruz.
İşte acilen yasaklanması gereken beş işkence aleti ve bu aletleri kimlerin kullandığıyla ilgili mevcut bilgiler.

1. Şok kemerleri

Nedir?
Şok kemeri mahkumun böbreklerinin yan tarafına yerleştirilen elektrotlar aracılığıyla yüksek voltajlı şoklar iletir ve şiddetli acıya neden olur. Şok kemerleri zaman zaman saatler boyunca çıkarılmaz ve kişi kemerin her an uzaktan kumandayla çalışır duruma getirilme olasılığıyla tehdit edilir. Kaslarda zayıflama, istemsiz olarak idrar ve dışkı yapma, kalp atışında düzensizlikler, karıncalanma ve deri üzerinde izler gibi etkileri olabilir.

Kimler satıyor?
Şok kemerleri ve vücuda takılan diğer elektro şok cihazları (kelepçe ve ceketler), dünyanın dört bir yanındaki şirketler tarafından üretilmektedir. ABD, Güney Afrika, ve Çin’de benzeri ekipmanları ürettiği bilinen üreticiler, Hindistan ve İsrail gibi ülkelerde de bu ekipmanları tedarik ettiği bilinen şirketler bulunmaktadır.

Kimler satın alıyor?
Güney Afrika’nın da aralarında bulunduğu bazı ülkelerde ve ABD’nin bazı eyaletlerinde bu aletlerin mahkumları denetim altında tutmak için kullanıldığı biliniyor. ABD’de üzerindeki şok kemeri çalışır duruma getirilen bir mahkum şunları söylemişti: “[Acı] o kadar şiddetliydi ki ölüyorum sandım.”

2. Elektro şok copları

Nedir?
Güçlü elektro şok dalgaları ileten coplardır. Elektro şok coplarıyla şok tabancası ve şok zırhı gibi diğer elektro şok silahları, yetkililerin tek bir tuşa basarak bir insana çok güçlü acılar yaşatmasını mümkün kılar. Elektro şok dalgaları vücudun çok hassas kısımlarına iletilebilir ve uzun vadeli fiziksel izler bırakmadan defalarca uygulanabilir. Bu nedenle elektro şok copları yaygın şekilde kullanılan bir işkence aletidir. UAÖ, bu copların dünyanın her yerinde kullanıldığını belgelemiştir.

Kimler satıyor?
Elektro şok copları yaygın olarak Çin’de üretilmekte ve kullanılmaktadır. Ancak Omega Research isimli araştırma kuruluşu AB merkezli pek çok şirketin de buna benzer işkence aletleri ürettiğini belgelemiştir. Omega Research, Rusya’da bir şirketin Belarus, Kazakistan, Ukrayna, Özbekistan, İran, İsrail, Suudi Arabistan, Güney Afrika ve Vietnam da dahil olmak üzere birçok ülkedeki satıcı ve bayilikleri listelediğini tespit etmiştir.

Kimler satın alıyor?
UAÖ ve diğer sivil toplum örgütleri Kırgızistan, Filipinler, Rusya ve Çin de dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki birçok ülkede elektro şok coplarının kullanıldığını belgelemiştir.

UAÖ yakın bir zamanda İtalya polisinin ülkeye yeni gelen mültecilere ve göçmenlere defalarca elektro şok coplarıyla vurduğunu, özellikle de polis merkezlerinde zorla parmak izi almak için elektro şok coplarının kullanıldığını belgeledi. 16 yaşında Sudanlı bir erkek çocuk bize şunları anlattı: “Üç gün sonra… beni ‘elektrik odasına’ götürdüler. Orada bir copla önce birçok kez sol bacağıma, sonra da sağ bacağıma, göğsüme ve belime elektrik verdiler. O kadar yorgundum ki direnç gösteremedim.”

3. Çivili coplar

Nedir?
Üzerinde sert plastik veya metalden yapılmış sivri uçlar bulunan, acı ve ıstırap vermek için tasarlanmış sopalar ve coplardır. Bazı modellerde copun tamamında, diğerlerinde ise yalnızca uç kısımda sivri uçlar bulunur. Kolluk kuvvetlerinin elinde bu silahların tek amacı, işkence ve diğer türde kötü muamele yapmaktır.

Kimler satıyor?
Bu türden işkence aletlerinin esas üreticisi Çin’dir.

Avrupa Birliği, çivili copların acı vermek üzere tasarlanmış olduklarını, ayrıca toplumsal olaylara müdahale veya meşru müdafaa konusunda sıradan coplardan daha etkili olmadıklarını belirterek AB ülkelerinin çivili cop ithal etmesini veya reklamını yapmasını yasaklamıştır.

Kimler satın alıyor?
UAÖ araştırmacıları, AB yasağına rağmen 2017’de Paris’te düzenlenen silah fuarında, AB’de yasaklı olan diğer ekipmanlarla birlikte çivili copların da satışa sunulduğunu tespit etti.

Çivili copların Kamboçya polisi tarafından kullanıldığı ve Nepal ve Taylan’daki güvenlik güçlerine ihraç edildiği bildirildi. Asya İnsan Hakları Komisyonu (AHRC) Haziran 2003’te, Katmandu’da polisin demir çivili copla vurduğu Ramesh Sharma’nın sağ gözünü kaybettiğini belgeledi.

4. Boğaz Kelepçeleri

Nedir?
Boğaza takılan ve kişinin hareket etmesini engelleyen kelepçelerin bazı modelleri boynu el bileklerine bağlar. Acı verici, aşağılayıcı ve tehlikeli bir işkence aletidir. Kelepçelerin boyna uyguladığı baskı kişinin boğulmasına veya boğazının zarar görmesine yol açabilir.

Kimler satıyor?
UAÖ olarak Omega Research ile işbirliği içinde yaptığımız araştırma, boğaz kelepçelerinin en az bir Çin merkezli şirket tarafından üretildiğini göstermiştir.

Kimler satın alıyor?
Araştırmamız, boğaz kelepçelerinin Çinli kolluk kuvvetlerine pazarlandığını ortaya koyuyor. Çinli yetkililerin işkence yaptığına ilişkin iddiaların sıklığı göz önünde bulundurulursa bu durum son derece kaygı vericidir. Özellikle etnik azınlıklar ve insan hakları savunucuları tehlike altındadır.

5. İşkence sandalyesi

Nedir?
İnsanların çok sayıda kelepçeyle veya kayışlarla bağlanarak hareket edemez hale getirildiği sandalyelerdir. Kişi el bilekleri, dirsekleri, omuzları, göğüs kafesi, beli, kalçası ve/veya ayak bilekleri gibi pek çok noktadan sandalyeye kelepçelenir.
İşkence sandalyeleri, insanlara daha az zarar veren yöntemlerin mümkün kılamadığı hiçbir meşru kolluk kuvveti amacını yerine getirmek için kullanılamaz.
Hareket edemez hale getirilen kişi uzun süre aynı durumda bırakılırsa yaralanabilir veya ölebilir. İşkence sandalyeleri çoğunlukla zorla besin verme ya da elektro şok coplarına benzer aletlerle darp etme gibi işkence ve diğer türde kötü muamele uygulamalarında kullanılır.

Kimler satıyor?
Çinli şirketler bu sandalyeleri Çin’deki kolluk kuvvetlerine pazarlamaktadır. İşkence sandalyeleri üreten ABD’nin de Guantanamo Gözaltı Merkezi’ndeki ihlallerde bu sandalyeleri kullandığı belgelenmiştir.

Kimler satın alıyor?
UAÖ, Çin’deki cezaevi ve kolluk görevlilerinin insanları hareket edemez hale getirmek için işkence sandalyeleri de dahil olmak üzere acı verici ve aşağılayıcı bir dizi tekniğe başvurduğunu belgelemiştir. Daha önce Pekin’de savcılık ve avukatlık yapan Tang Jitian UAÖ’ye Mart 2014’te yerel güvenlik görevlileri tarafından işkenceye uğradığını şu sözlerle anlatmıştı:

“Beni kayışlarla demir bir sandalyeye bağladılar, yüzüme tokat attılar, bacaklarımı tekmelediler ve başıma içi su dolu plastik bir şişeyle o kadar sert vurdular ki bayılmışım.”

2016’da Avustralya’nın Kuzey Topraklarında, bir gencin başı bezle sarılarak işkence sandalyesine bağlandığı korkunç görüntüler ortaya çıkmıştı. Uluslararası toplumun sert tepki vermesi üzerine Avustralya, çocuk gözaltı merkezlerinde işkence sandalyelerinin kullanımını askıya almıştı. Ancak yetişkinlerin kaldığı cezaevlerinde bu aletlere halen izin veriliyor.

İşkence aletlerine ticaret yasağı getirmenin zamanı geldi. Hiçbir şirket acıdan ve ıstıraptan kar elde etmemelidir. UAÖ, Birlemiş Milletler Genel Kurulu üyesi devletlere kararı destekleme ve işkence aletleri ticaretine temelli son verecek düzenlemelerin çıkartılması doğrultusunda çalışma çağrısında bulunuyor. Daha fazla bilgi için raporumuza bakabilirsiniz.



26 Haziran 2019 17:35

İki ucundan yanıyor!

Mumun bir ucunda doğa öbür ucunda teknoloji var. Kapitalizmin doğa üzerin­deki etkileri küresel ısınma ve iklim krizi, toplumsal çelişkileri ve savaşları besliyor. Kapitalizm teknolojik gelişmeleri hızlandı­rırken, hegemonya rekabetini artırıyor. Bu iki eğilimin bir noktada kesişerek, küresel çapta büyük bir felakete yol açmayacağı­nı söylemek olanaklı değil. Ancak bir şey kesin: Geriye dönüş yok! Örneğin, son 50 yılda Çad Gölü’nün yarısı kurudu, Arktik buzlar eriyor. Çin, büyük bir güç olarak yükseldi, ABD’nin ticari ve teknolojik üs­tünlüğünü tehdit ediyor.


İklim krizi, savaşlar ve diğer kötülükler
Küresel ısınmanın, iklim değişikliğinin arkasında insan etkinliği, kapitalist üretim tarzının öncelikleri var. Bu üretim tarzının kâr makinesi, atmosfere salınarak küresel ısınmaya yol açan sera gazlarını üretiyor. Küresel ısınma su stoklarının tükenme­sine yol açarak, ekosistemleri bozarak yaşam alanlarını yok ediyor. Bu üretimin, nehirlere, denizlere ve toprağa döktüğü kimyasal atıklar, plastikler su kaynaklarını, gıda üretim alanlarını kirletiyor. Bu sırada kapitalizm insanların kentlerde yoğun­laşmasını, bu yoğunlaşmaya bağlı olarak gıda tüketimini, endüstriyel gıda üretimini, su tüketimini hızlandırıyor. Yaşam alanları yıkılan coğrafyalardan kaçıp gelen nüfus kentlere yığışırken toplumsal çelişkiler, yabancı düşmanlığı, milliyetçilik, ırkçılık yeniden güçleniyor.
Bu sırada, kıt kaynaklar, sınır aşan ne­hirlerin suları, kutuplarda buzlar eridikçe erişilebilen mineral kaynakları ve yeni açı­lan denizyolları üzerinde, rekabet ve ger­ginlikler, çatışma olasılıkları artıyor. Kriz içinde kârlılık ve rekabet basıncı altında sermaye, özellikle egemen sermaye, özellikle ABD, Çin, Rusya, Brezilya gibi kritik ülkelerde küresel ısınmaya, iklim krizine karşı alınması gereken önlemlerin maliyetini üstlenmek istemiyor. Mumun bu ucu yanmaya devam ediyor…

Teknolojik rekabet-ticaret savaşları
Kapitalist üretim tarzı, krizi içinde ser­mayenin dolaşım hızını artırmaya, stok maliyetini, verimliliğin canlı emeğe ba­ğımlılığını azaltmaya yönelik telekomüni­kasyon, veri işlem teknolojileri alanlarında gelişmeyi hızlandırırken bu gelişmelerin jeopolitik etkileri yeni rekabet alanları yaratıyor. Örneğin küresel telekomüni­kasyon piyasasında kim egemen olacak? Bilgi işlem, şifreleme, “yapay zekâ” alan­larında kim öne geçek? Dijital teknolojileri (telekomünikasyon, bilgi işlem, silah) üre­ten sanayiler açısından yaşamsal öneme sahip ender minerallerin üretimi ve teda­rik zincirlerini kim kontrol ediyor olacak?
Bu alanda da karşımıza aynı aktörler çıkıyor, öncelikle ABD ve Çin! Çin’in yük­selmesi karşısında önlem almaya çalışan ABD yönetimi, ticaret savaşları görüntüsü altında Çin’in teknolojik gelişmesini ya­vaşlatmayı amaçlıyor.
ABD’de Trump yönetimi, Çin’in ulus­lararası alanda etkili, 5G teknolojisinde önderliğe oturmaya başlayan şirketi Huawei’yi bu amaçlarla hedef aldı. An­cak Çin’in, teknoloji sektöründe tedarik zincirleri ağı üzerindeki büyük etkisi var. ABD’nin yaptırımları, yalnızca, Malezya, Endonezya, Singapur gibi ülkelerdeki üreticileri değil, bunların ürettikleri ürünleri kullanan Apple gibi ABD teknoloji şirket­lerini de etkileyecek.
The Economist ve Bloomberg’deki yorumlar gibi ticaret savaşlarının küresel­leşmesinden ve ülkeleri tercih yapmaya zorlamasından kaygılanıyorlar. “Türkiye Huawei’nin bölgesel üssü olacak!” gibi haberler, ülkeyi de zor günlerin beklediği­ni düşündürüyor.
Kısa dönemde, küreselleşen bir koru­macılık dalgasının dünya ekonomisini yeni bir mali krize ve depresyona, orta ve uzun dönemde de Çin’i teknolojik alanda kendi kendisine yeterli, dolayısıyla çok da dişli bir rakip olmaya doğru itme olasılığı var.
Artık, ne küreselleşmeye ne de liberal serbest ticaret düzenine geri dönmek gerçekçi bir olasılık. Uygarlığı iki ucun­dan, doğa ve teknoloji alanlarında yakan kapitalizm, insanlığa daha fazla toplumsal istikrarsızlık hatta savaş vaat ediyor…

(Ergin Yıldızoğlu / Cumhuriyet – 27 Mayıs 2019)

Personadan Kahraman Olur mu?

Aksu Bora/26 Nisan 2019

Michelle Phan, çevrimdışına çıkışını “neden terk ettim” diye bir videoda anlatmış; bir tür kahramanın yolculuğu hikâyesi. Kendisi de bunun farkında, diyor ki “Arslan Kral’daki Simba gibi”. Sonra ekliyor ama: “ben kahraman değilim, sadece bir kızım.”

Phan, bir “youtube ünlüsü”. Güzellik topluluğunun annesi olarak da nitelendiriliyor - ki o güzellik topluluğu dedikleri öyle böyle bir şey değil (şu video, merak edenler için iyi bir kaynak olabilir: https://youtu.be/dWLb_5AU-II)

Youtube, hikâyeler anlatmak için harika bir mecra. Yayıneviyle, editörle, yazı işleri müdürüyle, yapımcıyla falan uğraşmak gerekmiyor, basit bir kamera, bilgisayar ve internet bağlantısı yetiyor. Gençlerin, kadınların, transların… bu mecrayı bu kadar sevmelerinin bir sebebi olmalı. Kendi hikâyelerini anlatabildikleri, anlatırken kurabildikleri bir yer. Kendilerini yalnız hissetmeyecekleri. İlle de ünlü olmak gerekmez, muhakkak size kulak verecek birilerini buluyorsunuz orada, sadece kulak vermiyorlar, videonun altına yazıyorlar da.

Hikâyeler öyle şeylerdir bilirsiniz, anlatırken kurulurlar, dinlenirken yeniden kurulurlar, değişirler, yayılırlar. İçinde yaşadığınız kocaman hikâyelerin içinde, kendi küçük hikâyenizi anlatarak onlarla ilişkilenirsiniz. O büyük hikâyelerin kahramanları hep başkalarıdır zaten, siz değil.

İlk gençliğimde, hikâyelerden değil de ideolojiden söz edilirdi daha fazla - şimdi pek edilmiyor. Gerçekliğin onu biçimlendirme gücü olanlar tarafından anlatıldığına işaret eden “yanlış bilinç” lafıyla birlikte. Muktedirlerin hikâyesine inanmak işte, Ulus Baker’in veciz ifadesiyle, “insan kulübede başka, sarayda başka düşünür. Kulübedeyken sarayda gibi düşünüyorsa, işte o ideolojidir.”

Michelle’in kurduğu güzellik topluluğunu böyle bir “ideolojik”liğin şahikası olarak görmek pekâlâ mümkün. Değil mi ki makyaj, kozmetik endüstrisi, bedenlerin biçimlendirilmesi, güzellik… Tabii ki. “Neoliberal beden politikaları…” Kazandığı üç kuruşu aydınlatıcıya veren tezgahtâr kız işte, “kendini sarayda sanıyor”dur - hatta belki sanal alemin sanal olması, bu sanmaya işaret ediyordur! İnsanları ideolojilerin kurbanları olarak düşünmekteki kibir!

Bana her zaman daha ilginç gelen şey, insanların kendilerine verilen o büyük hikâyelerle ne yaptıklarıdır. Mesela kadınların güzellik ideolojisiyle ne yaptıkları, gençlerin “kendine yatırım yapma” ideolojisiyle ne yaptıkları… Michelle, henüz yirmilerinin başındayken, makyajı güzellikten çok bir yaratıcılık meselesi olarak düşünmüş, yüzünü bir tuval olarak. Demiş ki, makyaj, kendini ifade etmenin bir yoludur. Bazen de eğlenmenin, iletişim kurmanın, başka birisi olmanın…

Güzellik ideolojisiyle Amerikan rüyasının kesiştiği yerden bir persona yaratmış. Etkili bir persona. Milyonlarca takipçi, yüzlerce taklitçi, yüz milyonlarca dolar değerinde bir marka.

Sonra, 2015’te, bu personayla kendi “gerçek”liğinin birbirine karıştığını, kendini kaybettiğini hissetmiş ve çevrimdışına çıkmış. Video yayınlamayı bırakmış, sosyal medya hesaplarını kapatmış, markasını çalışanlara emanet etmiş, gitmiş. “Kendimin bir ürün haline geldiğini hissettim” diyor, “parayla kendime zaman satın aldım, gerçek kendimi bulmak için.”

Anlatılarak kurulan hikâyenin de sınırları varmış demek.

Kahramanla personanın yolu ayrılabiliyormuş.

Bitmez tükenmez taşınmalarla okulda hep “yeni kız” olmanın, Asyalı olmanın, yoksul olmanın üstesinden gelmek için hep başkalarına benzemeye çalıştığını, onlar gibi olursa kendisini seveceklerini düşündüğünü anlatıyor. Son sınıfta artık yılıp vazgeçtiğinde ancak arkadaş edinebilmeye başlamış - bu hikâyeyi “gerçek ben” başlığı altında anlatıyor kitabında. Yarattığı personanın temelinde de bu var: “gerçek ben”. Muhtemelen başarısının temelinde de.

Şimdi, yeniden “gerçek ben”in peşine düşme hikâyesini, “benim için hiçbir şey öğretmekten, öğrenmekten ve iletişimden önemli değil. Söylemeyi sevdiğim biçimiyle, Yaşıyorum, Seviyorum, Öğretiyorum, ama en önemlisi, Öğreniyorum” diye anlatıyor. Bakalım kahramanımız bu Ye, Dua et, Sev hikâyesi içinden sağ çıkabilecek mi.

Michelle Phan’ın hikâyesi kahramanlıkla persona arasındaki fark üzerine düşünmek için bulunmaz bir örnek. İnsanın kendisiyle ve başkalarıyla ilişkisi arasındaki farkı. İdeolojilerle anlatılar arasındaki. İktidarın “gerçeklik” ve “hikâye” tezahürleri arasındaki farkı.

BİRİKİM


Türkiye'nin göçmen gerçeği



Orbay Soydan: "Beraberce Derneği Başkanı Ayşe Öktem, Medipol Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bekir Berat Özipek, Özyeğin Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi ve göç araştırmaları uzmanı Doç. Dr. Deniz Sert ve Hepimiz Göçmeniz Aktivisti Yıldız Önen ile Türkiye'nin göçmen gerçeğini konuştuk. "

"..Mülteci Düşmanlığı da Bir Irkçılık"

Birleşmiş Milletler (BM) 21 Mart Uluslararası Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Günü öncesi dünyada ve Türkiye'de artan ayrımcı/ırkçı söylemleri konu üzerine kitapları ve çok sayıda makalesi bulunan Prof. Dr. Ülkü Doğanay ile konuştuk.

"Literatürde ırkçılık artık yalnızca biyolojik soyaçekim üzerinden tanımlanmıyor. Yani ten renginden ibaret değil mesele" diyen Doğanay, Türkiye üzerinden baktığımızda mültecilerle ilgili durumda da karşı karşıya kaldığımızın da böyle bir şey olduğunu söylüyor.



*BM 2019 Uluslararası Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Günü banner'ı.

Dünyada artan aşırı sağ eğilimleri ve etkilerini görüyoruz. Size göre dünyadaki eğilimin nedeni ne? Geriye mi gidiyoruz daha mı çok farkındayız?



Ülkü Doğanay hakkında

Barış akademisyeni. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken 7 Şubat tarihli 686 sayılı KHK ile kamu görevinden ihraç edildi.
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Yüksek lisansını ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Anabilimdalı’nda, doktorasını ise Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Anabilimdalı’nda yaptı.
Siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında çalışıyor.






Irkçılık ve yabancı düşmanlığı ile görünürleşen aşırı sağ bir artış olduğunu gözlemlemek mümkün elbette. Birçok başka faktörün yanı sıra bunda özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından Amerika ve Avrupa'yı saran İslami terör korkusunun ve infazlarını internet üzerinden canlı yayınlayan IŞİD'in yarattığı dehşetin de bir payı var.

Diğer yandan göçmen ve mülteci hareketliliğindeki artış, ırkçı reflekslerin kendisine kolayca bir hedef bulmasını sağlıyor.

Devam >>