Translate
9 Temmuz 2020 Perşembe
İran’da İktidar Destekli Paralel Baro; Avukatlığı Nasıl Yıktı?
İran’da Avukatlar Barosu ülkede kurulan ilk sivil toplum kuruluşu sayılıyor. 27 Şubat 1953 tarihinde, İran’ın onurlu ve demokrasi açısından parlak tarafını temsil eden hükümetin başbakanı Dr. Muhammed Musaddık’ın kanun hükmünde kararnamesi ile resmiyet kazanan avukatlık kanunu ve kurulan baro, 1979 devriminden önce hem mesleki açıdan hem de insan haklarını koruma faaliyetleri açısından dünyada çok tanınmış ve itibarlı bir yere erişti.
1970’li yıllarda İran merkez barosu ve Paris, Cenevre, Londra gibi barolar arasında gerçekleşen işbirlikleri ve anlaşmalar, ulaşılan o görkemli noktanın sadece bir simgesiydi.
Mesela 1970’li yıllarda yapılan anlaşmaya göre İran merkez barosuna kayıtlı bir avukat çok kolay bir şekilde Paris barosunada kayıtlanabiliyordu ve hatta Fransa’da mahkemelere müdahil olabiliyordu.
Ne var ki, 1979 İslamcı devrim ve özellikle 1980-1981 de modern, cumhuriyetçi ve Liberal güçlerin devrimden tamamen tasfiyesi sonrasında, avukatlar barosu tek parça ve homojen İslamcı hegemonya için bir hedef haline gelmiş oldu. İslamcılar bir taraftan İran’ın modern ceza kanununu İslamileştirmekle yetinmeyip Usül-i mühakimat (ceza usül kanunu) kanununu da değiştirmek çabasına girmiş oldular. Zira İslamcı fıkıh merkezli bakış açısında usül zaten Batı hukuğu kriterleri üzerine kurulmuş yapı olarak görünüyordu. Usül’e karşı olan fıkhi düşüncenin en azından radikal versiyonu, avukatlık mesleğinin de bilcümle kaldırılmasını istiyordu.
Neden? Kuran-i Kerim de avukatlık diye bir şey olmadığı için ve peygamber efendimizin sünnetinde de şahsın kendi kendini savunmak zorunda olmasına istinaden. Böylece baro ve avukatlık mesleği 1980’lerin başında çok zor günler geçirdi. Nihayet avukatlar, avukatlığın dinde yerinin olmasına dair fetvalar alarak kendi mesleklerini korumayı başarmış oldular ama İslamcı iktidar her zaman avukatları seküler, Batıcı ve din karşıtı olmakla suçladı ve her zaman onlardan şüphe duydu. Hatta defalarca onların iç mekanizmalarına tevessül ederek baroları kendi kontrolüne almak üzere çaba sarfetti ama başaramadı. Nihayet çareyi baroların bölünmesi ve paralelleştirmesinde buldu!
7 Ocak 2001 tarihinde meclisten geçen üçüncü kalkınma yasasının 187inci maddesinde yeni bir baro kuruluşu öngörüldü ve böylece iktidar destekli avukat-iktidar karşıtı avukat ikiliği fiilen öne çıkmış oldu. Yasaya göre yargı kuvvetine bağlı “Merkez-i milli-i müşavirin”, yani “hukuki danışmanlar ve uzmanlar merkezi” kuruluyordu ve hukuki müşavirlere mahkemelerde aynen baro avukatları gibi her türlü avukatlık hakkı tanınıyordu. Bundan sonrasını hayal etmek çok kolaydı:
Avukatlık meslek olarak iktidar yanlısı avukatlar ve iktidar karşıtı avukatlar olarak ikiye bölündü ama müvekkil için davayı kazanmak önem taşıyordu. Dolayisiyla iktidar yanlısı olan ve kalkınma yasasının 187. maddesi üzerine kuruldukları için “187 madde avukatları” adıyla tanınan avukatlar hem mahkemelerde hem de müvekkiller nezdinde öncelik bulmuş oldu. Öyle ki, baronun çok kıdemli ve eski avukatları bile barodan istifa etmek ve müşavirler merkezine geçmek zorunda kaldılar.Böylece “iktidar karşıtı” sıfatı verilen avukatlar fiilen işsizlik ve ekonomik sıkıntılara sürüklenmiş oldu.
İslamcı rejim- seküler hukukçu ve avukat meselesi İranda henüz sona ermiş değil ama bu baskılar altında baro ve serbest ve bağımsız avukatlık mesleği de yıkılmak üzeredir. Bu hikayeden ders almak icap eder.
Peyman Aref
Gazeteci ve İnsan Hakları Savunucusu
https://daktilo1984.com/
2 Temmuz 2020 Perşembe
Adını koyalım artık: Faşizm
Ergin Yıldızoğlu, “Yeni Faşizm” kitabıyla COVID-19 salgınının devletlere sağlık önlemi adı altında olağanüstü hâl uygulamaları fırsatı verdiği günlerde kavramlar dünyasına inen sisi dağıtıyor.
| Acı Bir Rüzgardır Eser Dağlardan Ovalardan Kapkara Kanını Kurutur Yoksulların Sonra Kıtlık Pahalılık Ve Faşizm Dayan Ha Yıkılma… Enver Gökçe |
Macaristan’dan Brezilya’ya kadar dünyanın farklı coğrafyalarında ülkesini demir yumrukla yöneten, yasama ve yargının yetkilerini elinde toplamış, muhalifleri şeytanlaştıran, tanrı katına yükselmiş despotik liderler ortaya çıkarken, bunları adlandırmak için otoriter liberalizm, sağ popülizm, illiberalizm gibi kavramlar türetildi. Faşizm ise modası geçmiş bir kavram muamelesi görmekte. Faşizm kavramından vazgeçilmesinin görünürdeki gerekçesi bugünün dünyası ile 1930’ların Almanya’sı arasında birebir benzerliklerin aranması. Kapitalizm değişebilir, emperyalizm değişebilir ama faşizm 100 sene önceki halinde kalmalı, karşımıza Nazi üniforması içinde gelmeliydi.
Yıldızoğlu faşizmin değişmeyen özünü ortaya koymakla işe başlıyor, sonra kapitalizmin bugün sahip olduğu olanakların muhalefeti etkisizleştirmekte, kitle pasifikasyonunda başka araçlar kullanmaya elverdiğine dikkat çekiyor. İnternette gezdiğimiz sitelerin, yaptığımız alışverişlerin geride bıraktığı big data bile herkesin peşine polis takmayı gereksizleştiriyor. Takip edilmemeniz gözlenmediğiniz anlamına gelmez.
Kitabın ilk bölümleri klasik faşizmi doğuran koşulların, İtalya ve Almanya örneklerinin incelenmesine ayrılmış. Yıldızoğlu iki ülkedeki faşist hareketi de 1. ve 2. dalgalarına ayırarak irdeliyor. Bu sayede faşist hareketin izlediği strateji değişiklikleri, burjuvazinin güvenini kazanmak için yaptığı manevralar, iktidara gelmek için verilen tavizler, yapılan uzlaşmalar ve iktidarın ele geçirildiğinin işareti olan muhalefete yönelik saldırılar bağlamına oturuyor. Bunlardan kalkarak anti faşist güçler için önemli tüyolar veriyor, işte tam o sırada ülkemizin demokrasi güçlerinin liberal virüsün zehirlemesi sonucu düştüğü tuzağı bir kez daha hatırlıyorsunuz.
Yıldızoğlu, iki tipik faşizm örneği (Almanya ve İtalya) arasında bile farkların olduğuna dikkat çekerek faşist sıfatıyla anılan Franco, Salazar rejimleri ve diğer faşist devletler arasında da önemli farklar bulunduğunun altını çizdiğinde bugünün faşizmin geçmişe göre farklılaşmasının normal olduğunu anlamak için fazla düşünmeye gerek kalmıyor. Liberal, Marksist ve kültürel boyuta odaklanan faşizm tanımlamalarını kısaca verdikten sonra Marksistlerin faşizm tanımının eksikliklerini Poulantzas’a dayanarak eleştiriyor ama ardından Poulantzas’ın zayıf noktasını da gösteriyor. Faşizmin evrensel özelliklerini ortaya koymak için Umberto Eco’yu yardıma çağırıyor. Komintern’in “sosyal faşizm” teorisi de tarihin en büyük hatalarından biri olarak damgayı yiyor.
Bütün mümkünlerin kıyısında
İlerleyen bölümde bugünün dünyasını analiz eden Yıldızoğlu, iklim, gıda, su krizleri, göç gibi büyük belalar etrafında kapitalizmin yaşadığı yapısal krize bakarken, bu sorunların kitlesel sağ ve sol hareketleri yarattığını vurguluyor. Bir tarafta ırkçı, homofobik, maço hareketler yükselirken bunların temsil ettiği dünyaya karşı yeni bir isyan dalgası da dünyayı dolaşıyor.
Hayatımı yazsam 1984 romanı olurdu…
Bir zamanlar okuduğumuz distopik romanların kuvveden fiile geçtiği günümüzde teknolojik gelişmelerin disiplin ve ceza rejimini nasıl etkilediği, devletler arasında sanal alemde yürütülen soğuk savaş, özel güvenlik şirketleri ile yürütülen hibrit savaşlar ile kapitalizmin elini ateşe sokmadan kestaneleri alabildiği resmediliyor. Trump, Orban ve Bolsonaro’ya özel bir bölüm ayrılarak yeni faşizmin özgünlüğünü gösteriliyor.
Peki Türkiye?
AKP’nin faşist olmadığını kanıtlamak için kendini paralayan kimi sol entelektüeller; her ne kadar iktidarın kazanamadığı belediyelere kayyum atayarak seçimleri anlamsız hale getirmesi, düşman ceza hukukunu acımasız biçimde uygulaması, kendisinden olmayana hayat hakkı tanımayan kindarlığını her fırsatta göstermesi, hoşuna gitmeyen haberlere erişim engeli getirmesi, nepotizmi spor yarışmalarına kadar indirmesi karşısında meleklerin cinsiyetini tartışır duruma düşmüş olsalar bile son olmasını umduğumuz cevap hakkı ile konu noktalanmış oluyor. Kitabın son sayfasına kadar Türkiye’ye değinmeyen yazar, finali AKP’nin, Yeni Faşizmin en tipik örneği olduğunu göstererek yapıyor. Bunu da kitabın ilk bölümlerinde anlatılan faşist hareketlerin 1. ve 2. dalgalarında izlediği stratejiyi, kurduğu ve dağıttığı ittifakları, muhalefeti etkisizleştirmesini somutlayarak yapıyor.
Yeni Faşizm kitabı Türkiye solunun teorik keşmekeşin içinden çıkmasına yardımcı olacak parlak bir çalışma olarak okunmayı, tartışılmayı, tavsiye edilmeyi, favori kitaplar arasına alınmayı hak ediyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

