Translate

23 Eylül 2020 Çarşamba

Rövanşizm

"Kestirme ve keskin söylersek: Türkiye’nin siyasî tarihinde rövanş, sağın olayıdır."

Tanıl Bora

CHP genel sekreteri Selin Sayek Böke'nin kayırma ekonomisiyle semirtilmiş bazı firmaların tasarrufundaki projelerin kamulaştırılacağını söylemesi, rövanşizm suçlamasına vesile olmuştu. Geçen hafta Meclis’te CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da bu sermaye gruplarıyla ilgili kamulaştırma hedefini zikrederken, “kamulaştırma yapacağız ama kin ve intikam duygusuyla hareket etmeyeceğiz” şerhini düştü. CHP’li büyükşehir belediye başkanları, geçmiş dönemlerin yolsuzluklarının üzerine giderken, intikam amacıyla hareket etmediklerini vurguluyorlar.

Birçok analist, geniş bir muhafazakâr seçmen kitlesinin Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kerhen veya çarnaçar desteklemeye devam etmesinde rövanşizm endişesinin temel etken olduğunu söylüyor. Eh, AKP yönetimi de bu tehdit algısını memnuniyetle besleyip büyütüyor. Bir “gidecek” olurlarsa, 28 Şubat’ın bin beterinin sökün edeceği bir rövanş korkusu…

Muhalefet de, en ‘sembolik’ işaret olarak, kimsenin başını örtüp örtmediğine karışılmayacağını tekrarlayarak, rövanş endişesini teskine çalışıyor.

***

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının kendisinin, -özellikle mevkiini tahkim ettikten, özellikle de o tahkimat bir evham kalesine dönüştükten sonra-, rövanşist bir siyaset izlediğine dair, bol bol ‘âcil ve yakın’  şikâyet var. Ergenekon, Balyoz davalarında 28 Şubat’ın rövanşını alma saikiyle davrandığını, birçokları dile getirmişti. Sadece 28 Şubat’ın falan değil, tümüyle “cumhuriyetin,” yani tek parti döneminin rövanşının alındığını düşünenler az değil. İktidar sözcü ve destekçilerinin, bu kanaati doğrulayan tavır ve beyanları da hiç az değil. Her türlü musibetin yegâne kaynağı olarak döne döne tek parti devrini hatırlatan bir retrospektif teyakkuzu, kronik bir rövanş arzusunu alesta tutuyor.

HDP’ye yönelik takibat, “barış süreci”nin uzun bir rövanşı mahiyetinde. Osman Kavala, Gezi ve Selahattin Demirtaş davalarının safahatına ve müsaadeye mazhar medyasındaki temsiline bakanlar, rövanş ruhunu hissediyorlar.

İntikam için “soğuk yenen yemektir” deyimi var ya, meşhur. Bu iktidarınki, 7/24 açık soğuk büfesi, adeta.

***

Kestirme ve keskin söylersek: Türkiye’nin siyasî tarihinde rövanş, sağın olayıdır.

Demokrat Parti’nin siyasî mağduru olduğu 27 Mayıs darbesi, Yassıada duruşmaları ve üç idam, -siyasî günahtır, hukuk skandalıdır ve her idam gibi insanlık suçudur-, sağ için kendisine karşı işlenmiş bir rövanşizmin tükenmez pınarı işlevini gördü. Sağ, buradan kendi rövanşizmi için meşruiyet devşirdi - hâlâ bile devşirir. 12 Mart darbesinden sonra infaz edilen üç idam cezasının, sağ siyasetin gönül dünyasında, Yassıada idamlarının simgesel rövanşı olarak ‘kutlanmış’ olduğu, çok konuşulmuştur.

Asıl, rövanşizmin söylemsel devamlılığı üzerinde duracağım. Sancaktarı, Necip Fazıl’dır. Necip Fazıl’ın siyasî mesaisinin önemli bir kısmını, 1950’lerde Menderes’e, ’60’larda ve ’70’lerde Demirel’e, tek parti devrinin intikamını almak üzere CHP’nin canına okuma telkininde bulunmak işgal etmiştir. Canına okumak, itidalli bir tarif olabilir. O, “nasıl Hitler hareketinin arkasından Yahudiler…  kendilerine hiçbir hayat hakkı bulamadılarsa” diye koyuyordu ölçüyü. Menderes’in misyonunu, “seni fareden intikam alman için seçen milletin iradesine tercüman olarak, veba sıçanını kanun yoluyla gebertmektir” diye tanımlıyordu.[1] ’70’lerde kullandığı teşbihler de daha narin değildir:  “kökünden kazınması…”;  “Halk Partisi uru bu vatanın ciğerinden nasıl sökülebilir?”; “muhalefetteki iki canlı partinin (AP ve MHP) bütün canlarını tek mihrakta toplayıp CHP üzerine bir ölüm ışığı yöneltmek ve onun sahte canını yok etmek…”[2]

Necip Fazıl  rövanşizmi, yani acımasızca, gaddarâne intikam almaktan sakınmamayı, “ya ol ya öl!” düsturuyla özetlediği beka meselesinin kalbi olarak görüyordu. Menderes’in zevalini, rövanşist olamamasıyla açıklıyordu. Konferanslarından birinde söylediği aktarılan “Yâ müntâkim[3]! Bizi intikamına memur et!” sözü, geçtiğimiz yıllarda AKP örgütleri ve savunucularınca tutkuyla kullanılmıştır. Özetle, Necip Fazıl’da rövanşizm, siyasî pathos ve ethos unsurudur. Hem coşku verir, hem davasında kararlı ve “samimî” olmanın ölçüsüdür. Necip Fazıl’ın, Millî Görüş ‘bazlı’ kadroların siyasî sosyalleşmesindeki derin etkisini zikretmeye gerek görmüyorum.

***

Ülkücü-milliyetçi muhitlerde, eski usul sloganlardan modern sosyal medya paylaşımlarına, “Kana kan intikam” lâfzının dua gibi tekrar edildiği malûmdur. (Evveliyatında, “kinimiz dinimizdir” şiârı var.) Ülkücü-milliyetçi gösterilerde, standart “ülkücü yemini”nden uyarlanan, ayrıca bazı polis okullarında da okutulduğu ortaya çıkan sözleri, sürekli intikama, adeta varoluşsal anlam taşıyan intikama bağlanır: “İntikam! İntikam! İntikam daim olsun.”[4]

***

Halit Narin’in ünlü sözünü unutmayalım. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu başkanının 12 Eylül darbesinden hemen sonra sarf ettiği o “Hep işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde” sözü, arzulu bir rövanşizmin ifadesiydi. Halis sınıfsal rövanşizm. O gün bu gündür gülerler.

***

Türkiye’de rövanşizmden söz edilecekse, önce buralara bakmak lâzım. Mevcut iktidarın bir âhirine dair bir tartışmaya girmezden önce, çok önce, rövanşizmin, Türk sağının yapısal bir ‘olayı’ olduğunu, onun siyasî ethos’unun bir yapıtaşı olduğunu unutmamak gerekir.

***

Yazının Tamamı

15 Eylül 2020 Salı

İslamofobya

Murat Belge - Başlığa koyduğum bu kelime Türkiye’de yeri olan bir tavır anlamı taşıyacak şekilde kullanılmıyor. Başka ülkelerde, Müslüman olmayan ülkelerde, özellikle de “Batılı” ülkelerde görülen, ırkçılığa benzer bir tavır olarak biliniyor. Bunlar büsbütün yanlış şeyler değil, özellikle Batılı ülkelerde görüldüğü doğru (ancak, bir çeşit İslamcılığın Batı’ya ölümüne savaş açtığı da doğru). Ayrım gözetmeyen, toptancı, dolayısıyla yanlış bir ideoloji olduğu da doğru. Ama bu tavrın belirli serpintilerinin Türkiye’de de bulunduğunu görmemiz gerekiyor. Bunu ayakta tutan çevrelerin Batı’dan “İslamofobik” bir muameleyle karşılaştıkları zaman kızıp parladıklarını, böyle davrananı ayıpladıklarını, ama kendilerinin içeride veya dışarıda İslam karşısında benzer tavır aldıkları da görülüyor.

Bir süreden beri devam eden “Yetmez ama evet” kampanyası bunun başlıca göstergelerinden biri. Bu kampanyayı yürütenlerin iddiası “liberal” v.b. sıfatlar taktıkları birileri referanduma “evet” dedikleri için AKP iktidarını pekiştirdi ve halen de ensemizde boza pişiriyor. İddia bu ama gerçek sorunları referandumla sınırlı değil. AKP gibi bir partiye diş gösterme politikası dışında herhangi bir tavır alınmasını hazmedemiyorlar. Bu, AKP üstüne bir inceleme yaparak varılmış bir sonuç değil. Zaten böyle bir incelemeye gerek de görmüyorlar. Hayatın bir olgusuyla karşı karşıyayız: Bu adamlar kötüdür. Nokta.

Kendi hesabıma konuşayım: AKP’nin ve Erdoğan’ın bugün yürüttüğü politika beni şaşırtmıyor. Beni şaşırtan, yaklaşık Gezi Direnişi’ne kadar, bunu yürütmemesi oldu. Herhalde kendini gerçekten “iktidar” olmuş gibi göremiyordu, endişeleri vardı, “takiye” diye bildiğimiz şeyi yaparak zaman kazanmaya karar vermişti. Onun için de, bayağı uzun bir süre, içinde bir “şeriat” özlemi taşıdığını belli etmeden gitti. Gezi’yi kendisine karşı kurulmasını beklediği uluslararası komplo olarak görünce, o zamana kadar eriştiği gücü de hesaplayarak, savaşını başlattı. O noktadan sonra yaptıkları beklenmedik şeyler değil. İdamdan Ayasofya’ya, şeriat ideolojisiyle yetişmiş biri için bilinen şeyler.

Sözünü ettiğim “sol” kesim, kendini solda gören kesim,  2002’de AKP seçimi kazandığı gün, şiddetli bir muhalefet düzenine girmişti. Bayrak mitingleri v.b. ile temel stratejisi askere darbe yolu açmak olan bir muhalefetti bu. 28 Şubat olmuş, Erbakan boyunun ölçüsünü almış, ama şimdi onun devamı yeniden seçim kazanmıştı. Buna kızıp köpürmemek elde değildi. Bunların belini iyice kırmak gerekiyordu. Bu gerilim kapatma davasının açılmasına kadar artarak devam etti. Kapatma kararı alınamadan ve Kanadoğlu hesaplarına rağmen Abdullah Gül sonunda Cumhurbaşkanı olunca dengeler değişmeye başladı. Ergenekon davaları ile darbeci olabilecek çevreler üzerinde baskı kuruldu. Böylece bu sefer Tayyip Erdoğan önderliğinde İslamcı bir diktatörlüğün yolu açıldı, yolun taşları döşenmeye başladı.

Bu “Ergenekon davaları”nı ayrıca ele almak gerekiyor. İşin bir aşamasında bunun için yetkilendirilen Gülenciler’in kendi programlarını uygulamaya başladıkları besbelli, ama ortada fol yok, yumurta yokken icat edilmiş bir cunta hikayesi sözkonusu değildi.

Bir kısa not daha: Bu aşamadan sonra “Bayrak Mitingi” ya da “Ordu Göreve” mitingi yapılmaz oldu. Güç dengesinin değişmeye başlamasının bunda payı olmalı. Buna karşılık, Gezi patlak verdi. Çok bakımdan anlamlı olan bu hareketi başlatanlar “Bayrak Mitingi” yapanlar değildi. Olay başladıktan sonra onlar da geldiler, ama hareketi kendi tekellerine alamadılar. Gezi protestoları boyunca Taksim Meydanı’nda birbirleriyle fazlaca alışverişi olmayan iki grup yer aldı. Bunun böyle olması Tayyip Erdoğan’ın da işine gelmiyordu ve o bu olayın darbe kışkırtmak isteyenler tarafından çıkarıldığına inanmak istedi. Yandaşlarına da böyle inanmalarını telkin etti. Çünkü Erdoğan için kendisine karşı yapılan protestonun “sivil” bir kaynağı olmasına inanmak ciddi bir puan kaybı demekti. Bu işi yapanlar camide bira içen serseriler olmalıydı: çapulcular.

Bunları daha yazacağız. Ben baştaki “İslamofobya” konusuna döneyim. Türkiye’yi en kapsamlı biçimde, en uzun süre meşgul eden, hatta taciz ve tedirgin eden düşünsel sorun (tabii pratiği de var) Batılılaşma sorunu olmuştur. Bugün hala gırtlağımıza kadar bu sorunun içindeyiz. Abdülmecid ve Abdülaziz dönemlerinde Batılılaşmacı bir intelicensiya oluşuyor ve entelektüel dünyanın öncülğünü yapıyordu. Bu fikirden hoşlanmayanlar elbette vardı ama çok uyarlı bir ideolojileri oluşmamıştı. Zaman içinde direnişlerini İslam omurgasına oturttular. 19. yüzyılda Japonya’da da olduğu gibi iki temel görüş biçimlendi: 1) Batılılaşalım; 2) Batılılaşmayalım. Süreç devam ettikçe, özellikle birinci kesim kendi içinde başka “izm”lere bölünmeye başladı. Erken bir zamanda Prens Sabahaddin “liberalizm” demişti. Derken “Türkçülük” çıktı; ardından “Sosyalizm/Komünizm” çıktı. Ama bu ayrımlara rağmen bunlar hepsi “Batı”dan yanaydı. Karşılarında “Batılılaşmayalım” diyenler İslamcı bir “blok” olarak duruyordu.

Dolayısıyla laik olan sağda da öyle fazla İslam düşkünlüğü bulamazsınız. Örneğin AP türü sağcı, MSP tipi sağcıdan hazzetmez, ona güvenmez de. Buna karşılık, milliyetçi/faşist sağla daha kolay anlaşır.

Bu çekişmelerin yeni başladığı zamanlardan beri “pozisyonlar” değişti. Değişim yaratan başlıca “ayraç” demokrasiydi. Demokrat olmadan Batılı olunamayacağı anlaşılınca bir kesim Atatürkçü (Atatürkçülüğün birinci özelliği “Batı”dan yana olmasıdır, diyebiliriz) Batı’yı düşman ilan etti. Gerekçe, Batı’nın “emperyalist” olmasıydı. Turancılar için de Batı’yı reddetmek zor olmadı.

Yani ideolojilerin sıralanmasında İslamcılık ayrımın bir yanında, orayı tek başına doldurarak duruyor. “Tek başına” diyorum, çünkü “İslamcı ideoloji” deyince bu bir hayat tarzını da kapsıyor. Bu da Atatürkçü’nün, liberalin v.b. kabul etmeye hazırlıklı olmadığı bir tarz.

Türkiye’de genel düzenin topluma empoze ettiği ideoloji Kemalizm’dir. Kemalizm’den sosyalizme de, Turancılığa da geçmek görece kolaydır. “Sağ Kemalizm”, “Sol Kemalizm” terimleri bununla ilgili zaten. İslamcılık öyle değil. O “karşı taraf”. Bu koşullarda bu ülkede sosyalist olan kişi en zorlu ideolojik mücadeleyi dine karşı, yani İslamiyet’e karşı veriyor. Bu en ciddi adım olduğu için de, kendini orada bulunca, “İslamofobik” bir tavra kolayca girebiliyor.

Bir zamanlar “Ne Amerika, ne Rusya” diye bağırılırdı. Bizim bu koşullarda da “Ne İslamofaşizm, ne İslamofobya” demek yerinde olur.


Yukarı