Translate

15 Ocak 2024 Pazartesi

Deniz Gezmiş • Yusuf Aslan • Hüseyin İnan

Sanıklar ve avukatları savunmalarında; Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini açıklayarak, siyasal iktidarın; temsil ettiği sınıfların çıkarlarına aykırı gördüğü Anayasayı nasıl rafa kaldırdığını, reformları nasıl bir kenara ittiğini ve giderek Anayasayı nasıl ihlal ettiğini açıklar. Gerçek suçluların bu iktidarın başında bulunanlar olduğunu kanıtları ile ortaya koymaya çalışırlar. Deniz Gezmiş mahkemede yaptığı savunma ile tarihe önemli bir not düşer.

Gezmiş savunmasında;
“Bu iddianamede 3 suç unsuru ileri sürülüyor.
1. Varlığımızı Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmiş olmak.
2. Kanuni ve legal bir örgütün üyesi olmak.
3. Marksist-Leninist düzen kurmak istemek.

Ayrıca iddianamede Türkiye halkının birtakım etnik gruplardan teşekkül ettiği iddialarını bizim ortaya attığımız ithamı mevcuttur. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi kararında ve Misak-ı Milli’de şu vardır;
Misak-ı Milli sınırları içinde iki kardeş kavim, Türk ve Kürt kavmi yaşamaktadır. Birinci T.B.M.M kararı böyledir. Bölücülük olarak kabul edildiği takdirde, Birinci TBMM’yi ve Mustafa Kemal’i de bölücü olarak kabul etmek gerekir. Bu iki kardeş unsur, Birinci Kurtuluş Savaşını müştereken başarmışlardır. Güney cephesinde omuz omuza savaşmışlardır. Bu ikisine birden biz ‘Türkiye halkı’ diyoruz ve bu iki kardeş unsur, ikinci bağımsızlık savaşını da müştereken başaracaklardır. Asıl bölücüler, bu gerçeği kabul etmeyenlerdir. Ayrıca memleketin huzurunu bizim bozduğumuz iddia ediliyor. Memleketin huzurunu kimlerin bozduğu ortadadır. Kimler 30 milyon çalmıştır? Kimler devlet hazinesini kardeşlerine peşkeş çekmiştir? Anayasayı uygulamamıştır? Bunlar ortada iken, bilinirken, bunlardan bahsetmeyip memleketin huzurunu bozduğumuz iddiaları değersiz ve mesnetsizdir.

Bizim kişi güvenliğini, mülkiyet hakkını, egemenlik ilkelerini, milli bütünlüğü bozmak için harekete geçtiğimiz iddiaları vardır. Kişi güvenliğini ihlal edenler kimlerdir? Bunu evvela tespit etmek gerekir.
Karakollarda işkence gören, meydanlarda kurşunlanan, bakanların emri ile hapishanelere atılan bizler olduk. Buna rağmen kişi güvenliğini bozan olmakla itham ediliyoruz. Asıl kişi güvenliğini bozanlar ise serbestçe meydanlarda dolaşmaktadır.

Ayrıca milli bütünlüğe karşı çıkmakla da suçlanıyoruz. 101 tane Amerikan üssünün bulunduğu ülkede, 35 milyon metrekare vatan toprağı işgal altında iken, bizim milli bütünlüğü bozmak istemekle itham edilmemiz, gülünç olmaktadır.
Mustafa Kemal sağ olsaydı çok şaşırırdı.

Ben şunu iddia ediyorum ki, hareketimiz tamamen anayasal bir harekettir. Anayasanın başlangıç ilkesinde belirtilen ‘ulusun zulme karşı direnme’ hakkını kullandık. Bu sebeple haklı olduğumuza inanıyorum. Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim. Ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden Türkiye halklarına armağan ettik.
Bu sebeple ölümden korkmuyor, çekinmiyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün. Ve ancak onlar, kendi canlarının telaşına düşsün. Ve ben, 24 yaşımdayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum. Bağımsızlık düşüncesini mezara kadar götüreceğiz.”


17 Mart 1971 günü kendilerini Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) savaşçıları olarak tanıtan Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan, Kayseri-Sivas Karayolu üzerinde Şarkışla’da yakalanmıştır. Yakın arkadaşlarından Hüseyin İnan ise yaklaşık bir hafta sonra 23 Mart 1971 günü Kayseri’de yakalanır.
Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan ve 19 arkadaşı THKO (Türk Halk Kurtuluş Ordusu) davasından Türk Ceza Kanunu 146. Maddesinin, “Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye Kanununun tamamını veya bir kısmını tağyir ve tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül etmiş olan Büyük Millet Meclisini iskata veya vazifesini yapmaktan men’e cebren teşebbüs edenler,” muhtevası gereğince Anayasal düzeni zorla değiştirmek suçlaması ile idam cezası istemiyle yargılanırlar.

Savcılık iddianamesinde;
1- 12 Ocak 1971 tarihinde Ankara İş Bankası Emek Şubesi soygunu,
2- 5 Mart 1971 günü Ankara Balgat’taki Amerikan tesislerinden dört Amerikalı askerin kaçırılması eylemlerine dayanılarak TCK 146. Maddesine muhalefet, Anayasal düzeni zorla değiştirmek, suçlamalarıyla sanıklar hakkında Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi’nde idam istemi ile dava açılır.
Cumhuriyet Savcısı, Hüseyin İnan’ın yakalanmasının üzerinden sadece üç gün geçmesinden sonra 26 Mart 1971 günü davayı açar. Bu derece ağır bir suçlamayla açılan davada savcı iddianamesini inanılmayacak ölçüde hızlı bir sürede hazırlamıştır. Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan ve 19 arkadaşı hakkında sadece bir günlük sürede hazırlanan iddianamede savcı bir kısım sanıklar hakkında idam cezası istemektedir. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve arkadaşları 13 Nisan 1971 günü yargıç önüne çıkartılır.

Yazının tamamı

*Türkiye Barolar Birliği Yayınları

10 Ocak 2024 Çarşamba

Jeanne D’arc’ın Yargılanması

1456 yılında Papanın emri üzerine toplanan mahkeme Jeanne D’arc’ı gıyabında yeniden yargılar ve suçsuzluğuna karar verir. Jeanne D’arc, 16 Mayıs 1920’de Papa XV. Benedictus2 tarafından azize ilan edilir.
24 Haziran 1920 günü toplanan Fransız Parlamentosu mayıs ayının ikinci pazar gününü Jeanne D’arc onuruna ulusal bayram günü kabul eder.

Jeanne D’arc, Galileo’nun yargılanmasından yaklaşık 200 yıl önce yaşamış ve Engizisyon Mahkemesinin ilk sanıklarından biri olarak yargılanıp mahkûm olmuştur.
Jeanne D’arc 6 Ocak 1412 günü Fransa’nın Domremy Kasabası’nda orta sınıfa mensup son derece sofu ve Katolik olan, çiftçilik ve hayvancılıkla geçinen bir ailenin, Jacgues D’arc’ın kızı olarak dünyaya gelir. Çocukluğunun ilk yıllarında kiliseden yoğun din eğitimi almıştır. Koyu dindar olan annesi, küçük yaşlarında Katolik Kilisesinin temel ilkelerini öğretir.

Çocukluğunu “Yüz Yıl Savaşları”1 olarak anılan, İngilizlerin Fransız Tahtını ele geçirmek için Fransız halkına yaptığı katliamların hikâyelerini dinleyerek geçirmiştir. Düzgün fiziği ile bir kız çocuğundan çok sağlıklı bir erkek çocuğunu andırmaktadır. Henüz on iki yaşına geldiğinde tanrının sesini duyduğunu ve bazı görüntüler aldığını, tanrının kendisini Fransa’nın düşman işgalinden kurtarmak ve Veliaht Prens Charles’i tahta çıkartmak için görevlendirdiğini belirtir.

Sağlıklı ve atletik bir yapıya sahip olan D’arc’ın bu ifadeleri önceleri etrafındakiler, yakın çevresi ve din adamları tarafından ciddiye alınmayıp alayla karşılanır. 1429 yılına kadar Jeanne D’arc’ın aldığı görüntüler ve kulağına gelen sesler haberi kulaktan kulağa yayılır. Fransız ordu yetkilileri ve din adamları haftalarca süren sorgulamalarla onu yakından incelerler, dini bilgilerini ve kendisini sınarlar. Verdiği bilgiler neticesinde prensin yakınları Jeanne D’arc’ın Veliaht Prens Charles ile görüşmesini sağlarlar.

Jeanne D’arc, Veliaht Prens Charles ile yaptığı uzun görüşmelerden sonra prens ve yakınlarına duyduğu seslerin ve görüntülerin gerçek olduğuna inandırır. Henüz on yedi yaşında olan Jeanne D’arc ile Prens Charles birlikte zırh kuşanıp Fransız Ordusu’nun başına geçerler. İlk olarak yedi aydır işgal altında bulunan Orleans kentini, İngiliz işgal güçlerini bozguna uğratarak kurtarırlar. Daha sonra Patay’da işgal güçlerine karşı başarı elde ederek Patay’ı da düşman işgalinden kurtarırlar.


Fransızlar, işgalci güçleri sürüp çıkartan ve milliyetçi duygularını yeniden canlandıran Prens Charles ve Jeanne D’arc’a büyük hayranlık duymaya başlamışlardır. Fransızlar Jeanne D’arc’ı bir azize gibi görmeye başlarlar. D’arc, 17 Temmuz 1419 günü Prens Charles’ı Reims’e götürerek Fransa Kralı olarak taç giymesini sağlar.




Eylül 1429 günü İngilizler Paris’e saldırırlar. D’arc, çarpışmalarda yaralanmasına karşın askerlere cesaret vermek amacıyla savaş alanından ayrılmaz. 23 Mayıs 1430 günü İngilizler ile işbirliği yapan Burgonyalılar, “Orleanslı kız” olarak tanınan Jeanne D’arc’ı yakalayarak İngilizlere teslim ederler.

Soruşturmanın hazırlık aşamasında Jeanne D’arc tutuklanır ve soruşturmayı yapmak üzere bir komisyon kurulur. Komisyon soruşturmaya D’arc’ın hayatının büyük bölümünü geçirdiği Domremy kasabasına gider ve yakınlarından onunla ilgili bilgiler toplar.
Ancak komisyonun topladığı bilgiler D’arc’ın lehinedir. Domremy ahalisi ve tüm yakınları onu dini inançlarına bağlı, saf ve nezih bir hayat süren, çevresindekilere yardım eden bir genç kız olarak değerlendirirler. Engizisyon yargılamasına esas olması amacıyla yapılan bu soruşturma sonucundan beklenen sonuç alınamaması üzerine, soruşturma raporları mahkemeye sunulmaz.
Kilisenin kendi içinde yaptığı ön soruşturmadan sonra Jeanne D’arc, 20 Şubat 1431 günü Engizisyon Mahkemesinin önüne çıkartılır.
Bir zamanlar ulusal kahraman olarak anılan D’arc, sanık olarak toplam 76 maddeden oluşan (Bazı kaynaklar suçlama sayısının 70 olduğunu belirtmektedirler) son derece ağır ithamlar ile suçlanmaktadır. Kendisine yöneltilen suçlamalar özetle:
“Büyücülük, falcılık, sahte peygamberlik, Kötü ruhları çağırmak, Sihirbazlık yapmak, Katolik İnancı hakkında kötü şeyler düşünmek, Kâfirlik, puta taparlık, mezhep değiştirmek, Tanrıya ve azizlere karşı kâfirlik, Fesatçılık, huzur ve barışı bozuculuk, kana ve kan dökmeye susamışlık, Kadınlığa yaraşan utanç duygusundan yoksunluk, erkek elbisesi giyerek savaşçılar gibi davranmak, kilise disiplinine karşı gelmek, Prensleri ve halkı doğru yoldan saptırmak, Tanrıyı hiçe sayarak kendisine tapınılmasını kabul etmek, Ellerini ve elbisesini herkese öptürmek,Tanrıya gösterilmesi gereken saygıyı ve yapılması gereken tapınmayı gasp etmek.”

D’arc, tüm suçlamaları tek tek reddeder. Dini konularda uzman bir ilahiyatçı gibi kendisini savunmasına karşın hukuki konularda bir avukattan yardım istemiş, bu istemi kabul edilmemiştir.

Yazının Tamamı

*Türkiye Barolar Birliği Yayınları

Yukarı