Translate

21 Temmuz 2020 Salı

Aksaçlılar Sesleniyor




* Aksaçlılar, Türkiye'nin bugünü ve geleceği ile ilgili yorumlarını ve endişelerini dile getiriyor,
** İktidarı uyarıyor,
*** Muhalefeti uyarıyor,
**** gençliğe sesleniyor


'Kimse, ‘bana dokunmaz, beni ilgilendirmez’ rehavetine kapılmasın, hepimiz tehdit altındayız.'


Ahmet Türk, Aydın Engin, Baskın Oran, Cengiz Çandar, Cengiz Aktar, Halil Ergün, Müjde Ar, Nadire Mater, Nesrin Nas, Rakel Dink, Orhan Pamuk, Tarık Ziya Ekinci ve Zülfü Livaneli’nin de aralarında olduğu "Farklı kesimlerden, farklı geçmişlerden, farklı siyasetlerden gelen" gazeteci, yazar, akademisyen, oyuncu ve insan hakları savunucusu 101 isimden iktidarı uyaran gençlere çağrı yapan ortak bildiri hazırlandı.

İktidarı uyaran ve kendilerine "Aksaçlılar" diyen 101 isim, gençlere seslenerek “Ülkemiz bugüne kadar böylesine koyu bir karanlık, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, toplumsal doku çürümesi, dünyada yalnızlaşma, itibarsızlaşma yaşamamıştı” ifadelerini kullandı.

Ortak bildiride “Hepimiz tehdit altındayız” denilerek “Kimse, ‘bana dokunmaz, beni ilgilendirmez’ rehavetine kapılmasın, hepimiz tehdit altındayız. Bizler ekonomik güçlüklerle, aşımız işimiz için mücadele ederken, iktidardakilerin attığı her adım havamızı biraz daha zehirliyor, toplumu nefes alamaz hale getiriyor. Bizi etkilemez sandığımız yasal kısıtlama ve uygulamalar sadece özgürlüğümüzü değil aşımızı, işimizi de tehdit ediyor” uyarısı yapılıyor.

101 ismin imza verdiği ortak bildiride şu ifadeler yer aldı:

“Farklı kesimlerden, farklı geçmişlerden, farklı siyasetlerden gelen; uzun yılları arkasında bırakmış biz aksaçlılar, ülkemizin adil ve özgür bir toplumda, sulh sükûn içinde yaşamayı hak eden bütün insanlarına, özellikle de umudumuz olan gençlere sesleniyoruz.

Görüp geçirdiklerimize dayanarak söylüyoruz:

Ülkemiz bugüne kadar böylesine koyu bir karanlık, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, toplumsal doku çürümesi, dünyada yalnızlaşma, itibarsızlaşma yaşamamıştı.
Anayasa fiilen askıya alınmış durumda, bağımsız ve tarafsız olması gereken yargı Saray’ın emri altında, kolluk güçleri keza. Cumhuriyetin teminatı bütün kurumlar, tek tek işlemez hale getiriliyor.
Tam bir keyfîlik ve baskı ortamında demokrasinin ve hukukun son kırıntıları da süpürülüyor.
Vatandaşın mal ve can güvenliğini tehdit eden, insan hak ve özgürlüklerini hiçe sayan, yurttaşlık haklarımızı yok eden, meslekî örgütlenmemizi iktidara tâbi kılan, haber alma hakkımızı kısıtlayan, ifade özgürlüğünü budayan yasa ve uygulamalar tepemize art arda balyoz gibi indiriliyor.
Yayılmacı, fetihçi heveslerle; “yurtta barış, dünyada barış” ilkesinin yerini yedi düvelle savaş, çatışma, düşmanlaşma alıyor.
En önemlisi: cephelere bölünüyoruz. Aramıza nifak sokuluyor ki, dindarı laiki, sünnisi alevisi, sağcısı solcusu, Türkü Kürdü, genci yaşlısı bu gidişata “dur” demesin.
Hepimiz tehdit altındayız: Kimse, “bana dokunmaz, beni ilgilendirmez” rehavetine kapılmasın, hepimiz tehdit altındayız. Bizler ekonomik güçlüklerle, aşımız işimiz için mücadele ederken, iktidardakilerin attığı her adım havamızı biraz daha zehirliyor, toplumu nefes alamaz hale getiriyor. Bizi etkilemez sandığımız yasal kısıtlama ve uygulamalar sadece özgürlüğümüzü değil aşımızı, işimizi de tehdit ediyor.

İktidarı uyarıyoruz:
Elinizde iktidar gücü var. O güce dayanarak, rıza değil dayatmayla yönetmeye çalışıyorsunuz. Geniş kitleler memnuniyetsiz, tedirgin, huzursuz. Sessizlikleri, var olduğunu sandığınız desteğe değil korkuya ve çaresizliğe dayanıyor. Ancak, gün gelir suskun itirazlar büyür, sandığa yansır, seçmen bu gidişata dur der. O günlerin yaklaştığını siz görmeseniz de bizler görüyoruz.

Muhalefete sesleniyoruz: AKP-MHP koalisyonu gücünü muhalefetin dağınıklığından alıyor. Çaresiz ve kararsız insanlarımız; güvenebileceği, dayanacağı sağlam bir seçenek arıyor. Topyekûn tehdit ancak topyekûn karşı koyuşla bertaraf edilir. Çözüm; bütün muhalefet güçlerinin, kendi çizgilerini, kendi varlıklarını koruyarak temel ilkelerde buluşacakları demokrasi ittifakını gecikmeden kurmaktır.

Gençler! Sesimize kulak verin!


Size seslenişimizi akıl vermek, büyüklenmek olarak değil bunca yılın içinden süzülmüş deneyimlerimizin özeti ve size hak ettiğiniz aydınlık ülkeyi bırakamamış olmanın eksiklenmesi olarak kabul edin.

Bizler umudumuzu hiç yitirmedik. Ülkemizin uçuruma sürüklenmesine, gençlerimizin geleceğinin çalınmasına, halkın yoksulluğa mahkûm edilmesine, kaynakların talanına, doğanın tahribine, kadınlara, halklara, gençlere dayatılan bu yaşama dün olduğu gibi bugün de isyan ederken, umudumuzu sizlere bağlıyoruz.

Size dayatılan bölünmeleri, düşmanlıkları, sahte cepheleri aşın, birlik olun, sesinizi yükseltin. Özgürlüklerimize, aşımıza ekmeğimize, yaşam tarzlarımıza sahip çıkma, haklarımızı talep etme zamanıdır.

Yarının aydınlığı sizlerin ellerinde. Ve biz aksaçlılar o aydınlığı yaşarken görmek istiyoruz.”

Bildiride imzası bulunan 101 isim şöyle:

Abdullah Nefes, Abdülbaki Erdoğmuş, Ahmet Aykaç, Ahmet İnsel, Ahmet Telli, Ahmet Türk, Ali Bayramoğlu, Ali Sirmen, Altan Öymen, Arif Keskiner, Atilla Dorsay, Aydın Cıngı, Aydın Engin, Ayşe Erzan, Ayşenur Arslan, Baskın Oran, Binnaz Toprak, Bülent Ortaçgil, Canan Arın, Celal Doğan, Cem Toker, Cengiz Aktar, Cengiz Çandar, Cihangir İslam, Coşkun Özdemir, Doğan Bermek, Ercan Karakaş, Erdoğan Aydın, Ersin Kalaycıoğlu, Ersin Salman, Ertuğrul Günay, Ertuğrul Yalçınbayır, Eşber Yağmurdereli, Fatma Gök, Fatmagül Berktay, Fehmi Koru, Fikri Sağlar, Filiz Ali, Genco Erkal, Gençay Gürsoy, Gökhan Akçura, Gürel Tüzün, Hacer Ansal, Halil Ergün, Hasan Cemal, Hayri İnönü, Herkül Milas, İbrahim Betil, İbrahim Sinemillioğlu, İlhan Tekeli, Kazım Güleçyüz, Korkut Boratav, Marta Kalyoncu, Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, Melek Ulagay, Meral Tamer, Meryem Koray, Moris Gabbay, Murat Belge, Murat Karayalçın, Müjde Ar, Nadire Mater, Nazar Büyüm, Necmiye Alpay, Nesrin Nas, Nesteren Davutoğlu, Nurettin Sözen, Orhan Pamuk, Orhan Silier, Osman Ulagay, Oya Baydar, Öget Öktem Tanör, Ömer Madra, Peral Bayaz, Rakel Dink, Reşit Canbeyli, Rıza Türmen, Selçuk Erez, Serra Yılmaz, Süleyman Coşkun, Süleyman Çelebi, Şahin Tekgündüz, Şanar Yurdatapan, Şebnem Korur Fincancı, Şevket Pamuk, Şükran Soner, Şükrü Aslan, Tarhan Erdem, Tarık Ziya Ekinci, Tuğrul Eryılmaz, Turhan Günay, Tülin Dursun, Ümit Aktaş, Üstün Ergüder, Vecdi Sayar, Veysi Dündar, Yaşar Okuyan, Yücel Erten, Zeynep Oral, Ziya Halis, Zülfü Livaneli.

16 Temmuz 2020 Perşembe

Ayasofya: Yas, Nostalji ve Beyhude Beklentiler

Doğancan Özsel:
Yaşamın hızına yetişemediğini fark edip en güzel günlerinin geride kaldığına artık tümden ikna olan birinin, teselliyi nostalji denizinde boğulmakta bulmasına benziyor Ayasofya kararı. Zamandan öylesine kopuk, güncel ihtiyaçlara öylesine sağır… Bunun içerisinde bulunduğumuz yüzyıla ait bir gündem olmadığının itirafı TBMM Başkanı Mustafa Şentop’tan geldi. “Ayasofya bizim kuşağımızın, bizden önceki birçok kuşağın ideallerinde cami olarak açılması gereken bir yapı olarak her zaman yer almıştı,” diyen Şentop, bu adımı “bir hedef, bir hayal, bir rüya” olarak niteledi.


Hakikaten, gençliği İslâmcılık çizgisinde geçmiş ve en genci ellili yaşlarında olan bir neslin hayali gerçek oldu. Ancak bu kuşak, bugüne ayak uydurmakta zorlanan bir kuşak. Bugünün dilini konuşabilmek için giriştiği her çaba sakil duran bir kuşak. Erdoğan’ın Youtube üzerinden düzenlediği gençlik buluşmasını bir düşünün. Karşısında gençler vardı ama Erdoğan’ın yanıtları da, düzenlenen etkinliğin formatı da köhnemişti.
Ayasofya’nın yeniden cami olduğunu duyunca içten bir coşkuya kapılanlar büyük oranda işte bu kuşağın insanları. Onlar yalnızca bugüne değil, kendilerine atfettikleri İslâmcı kimliğe de yabancılaşmış durumdalar. İktidarın nimetlerini tattıkça, zenginleşip kent yaşamının merkezine oturdukça artan dünyevi meyillerini ve çocuklarında gözledikleri seküler eğilimleri şaşkınlık ve korkuyla izliyorlar. Bir zamanlar yaşamlarını ve siyasi başarılarını üzerine kurdukları dindar-laik ve Doğucu-Batıcı gibi dikotomiler değişmez birer koordinat ekseni olmaktan günbegün çıkarken, onlar da bir kimlik krizinin pençesine düşüyor. Bu İslâmcı kadrolar için muktedir olmanın tatmini kimliksizleşme tehlikesini bertaraf edemiyor, siyasi geleceksizlik buhranlarına bir çözüm olamıyor.
Ayasofya kararı işte bu buhran içerisinde kendini nostalji denizine bırakmanın, bir rüyaya dalarak gençliğin coşkusunu yeniden tatmaya çalışmanın bir yolu. 2030’ların Türkiye’sinde çoğunluğu oluşturacak olan insanlarla anlamlı bir ilişki kurmaktan aciz olduklarını fark edenler, birkaç günlüğüne de olsa yeniden bir önceki yüzyılın siyasi kodlarını yeşerten hoş bir seda ile ruhlarını dinlendiriyorlar. Gerçi sanmayın ki Ayasofya’nın ibadete açılması meselesi ilk ortaya atıldığında bugünkünden daha az afaki bir gündem maddesiydi. NATO şemsiyesi altında gelişen anti-komünist İslâmcılığın kimlik kurma sürecinin bir sembolizmi olarak bu talep, Cumhuriyet’le girilen rövanşist ilişkinin bir ifadesinden ibaretti. O zamanlar da tıpkı bugünkü gibi yaşamın somut taleplerinden kopuk bir hülya olduğu için, hiçbir zaman büyük bir kitlesel talep haline gelemedi ve 1980’den sonra da çok küçük bir klik dışında hemen tümüyle unutuldu. Ta ki yitirdikleri kimliklerinin yasını tutma ihtiyacına kapılan Erdoğan ve akranı İslâmcılar, bu eski sembolizme daha sıkı sarılmaya karar verinceye değin.
“Modern nostalji,” diyor Svetlana Boym, “mitik geri dönüşün olanaksızlığı için, açık sınırları ve değerleri olan büyülü bir dünyanın yitirilmesi için tutulan yastır”. Sembolizmi çok güçlü olan bu nostaljik hamle de aslında bir kuşağın yas tutma biçimi. Sınırları belirsizleşmiş, değerleri çoğullaşmış bir dünyayla yapıcı bir ilişki tesis edemeyenler, gençlik yıllarında kendileri için kurdukları sınırları net ve değerleri keskin dünyanın yasını tutuyorlar. Onlar yeni neslin sosyal medyaları ile kavgalı, Netflix’e sinirliler. Bugünün dünyasına dair vizyonları, internete kimlik numarası ile girilmesini önermeye yetiyor ancak. İşin kötü yanı, bu yeni dünyaya yetişemiyor olduklarının farkındalar. Haftalık din derslerinin sayısını arttırdıkça dinden uzaklaşan genç nesiller yetiştirdiklerini görüyorlar. Z kuşağı ile nasıl bir ilişki kuracağız diye yana yakıla çözüm arıyor, özel raporlar hazırlatıyor, gençlerle sık sık bir araya gelmeye çabalıyorlar.
Aslına bakarsanız bu yazı alınan kararının içeriğine yönelik bir itiraz değil. Kararın kendisi yazının konusu dahi değil. Burada yapmaya çalıştığım tek şey, bu Ayasofya adımının, daha genel bir iktidar yitiminin semptomu olarak okunabileceğini göstermeye çalışmak. İktidar penceresinden elbette ki Ayasofya’nın ibadete açılması semptomdan çok bir tedavi yöntemi gibi görünüyor. Erdoğan ve çevresi buradan bir popülarite dalgası devşirmeyi umuyor. Hatta belki “one minute!” benzeri bir rüzgâr yaratarak, bütün Avrupa’yı karşısına alan cesur ve mağrur Erdoğan imajını yeniden yaygınlaştırabileceklerini düşünüyorlar. Halbuki bu karardan anlamlı ve kalıcı bir popülarite artışının çıkabilmesi mümkün değil. Sosyoekonomik olarak çok daha parlak bir dönemde değil de en buhranlı zamanlardan birisinde alınan bu karar, Ayasofya rüyasının yaşamın gerçekleri ve insanların somut ihtiyaçları karşısındaki görece önemsizliğini ifşa etmekten başka bir işe yaramayacak. Nitekim Metropoll Araştırma’nın konu hakkındaki çalışması da halkın %55’inin bu konuyu bir gündem değiştirme hamlesi veya seçim taktiği olarak gördüğünü gösteriyor. Güncel sorunlar bu kadar ağır iken, Ayasofya’dan medet ummak beyhude bir bekleyiş. Şöyle düşünün: Bursa’da tıbbi cihaza bağlı olarak yaşayan bir KOAH hastasının, evinin elektriği kesildiği için 9 Temmuz’da hayatını kaybettiği haberi düştü sosyal medyaya. Ertesi gün de hükümet Ayasofya’yı yeniden ibadete açtı. Sizce yarın Bursa’daki o sokağın insanları bu iki konudan hangisini konuşuyor olacaklar? Bir ay sonra bu iki sorundan hangisini daha fazla hatırlayacaklar?
Yazıyı bitirirken son bir noktanın altını çizeyim. Ayasofya’nın açılması talebi hükümetin elindeki bir kart olarak siyasi bir değer ifade ediyordu belki. Ancak bu tip siyasi kozların sorunu, bir kez oynandıklarında artık onlardan ek bir fayda elde etmenin mümkün olmamasıdır. Tıpkı başörtüsü diye bir sorunun artık ortada olmamasının AKP bakımından bir siyasi argüman kaybı anlamına gelmesi gibi. Dün de Erdoğan İslâmcılık adına son kozlarından birisini oynadı. Gerçi bunun 2020 yılında hâlâ bir koz olarak görülebilmiş olması dahi insanı gülümsetiyor. Belli ki iktidar köhnüyor, diyecekleri tükeniyor. Şimdi rüzgâr yaşamı savunanların, zamanını geçmişle hesaplaşmak yerine yarını konuşmaya harcayanların yelkenlerini dolduruyor. Anlaşılan o ki, güzel günler göreceğiz…

Yukarı