Murat Belge - Türkiye toplumu, daha “Türkiye” olmadan çok önce, köklü bir sınıf ayrımı içinde yaşamaya alışmıştı. Osmanlı toplum yapısında toprak sahibi bir soylu sınıf oluşumuna imkan verilmediği için burada Batı feodalizmi gibi bir sınıflaşma olmadığı sık sık söylenir ve bu belirli bir ölçüde doğru bir tespittir. Ancak bu tespiti abartarak Osmanlı düzeninde sınıf egemenliği olmadığını söylediğimizde tarihi gerçeklikle bağımızı kopartmaya başlarız. Bu tarihi süreçte temel tarihi ayraç devlet’tir. Bir yanda “seyfiye”si ve “ilmiye” ve “kalemiye”si ile devlet sınıfları, öbür yanda da Müslüman ve Hıristiyan “reaya” veya “ahali” bu çok kesin bir ayrımdı. Modernleşme öncesi koşullarda “kültürel homojenizasyon” da hemen hemen hiç olmadığı için (özellikle kentler dışında) toplum kapalı kültürler içinde yaşayan çok sayıda cemaat üstüne oturuyordu.
Kökü Osmanlı’ya uzanan bu “avam-havas” ayrımı bugün dahi etkisini sürdürüyor -etkisini “etkili” bir şekilde sürdürüyor. Zaman içinde değişen çok şey var elbette. Ana temel ayrımı orada. Sonraki bütün eklemlenmeleri bir arada tutan omurga o.
Ayrımın kendini belli ettiği kertelerin başlıcası dildir: en geniş anlamında, “vücut dili”ni, her şeyi kapsayan dil. Bu da çok normal şüphesiz, çünkü bir toplum yaşadığı her şeyi her türlü işaret ve anlamlandırmayı kapsayan dil. Bu da çok normal şüphesiz, çünkü bir toplum yaşadığı her şeyi dil yoluyla kendisi için ve başkası için anlaşılır, ayırdedilir duruma getirir.
Osmanlı geçmişinde “havas” gitgide ağırlaşan bir Osmanlıca konuşarak kendini “avam”dan ayırırdı. Cumhuriyet’te ” havas” bu Osmanlıca’nın kötü bir şey olduğuna karar verdi (aslında bu aşamada “havas” kendi içinde de bölünmeler yaşamaktaydı; onun için her konuda en az iki fikir, iki yaklaşım vardı). Bu, yavaş yavaş, “avam” katına da yayılıyordu. Osmanlıca’nın kötü (“ulus” bilincini karartan) bir şey olduğunu düşünen “havas” bu sefer dilini “öz” Türkçe’ye göre değiştirdi. Ama bu yeni akım da iki kesim arasındaki dil farkının devamını sağladı. Sosyalizmin kısa tarihçesinde de bu ayrıma dayanan anekdotlar anlatılır: devrimciler toplantıda ” bilinç” deyip duruyormuş; ahali bunu “piliç” diye dinliyormuş; üretici mitinginde Dev-genç “Bağımsız Türkiye” sloganı atmış. Köylüler bunu hemen benimseyip “Bakımsız Türkiye” diye bağırmışlar vb. böyle hikâyeler herkesin dağarcığında birikmiştir.
Ama “dil”, bu ayrımın “gösterge” haline geldiği düzey. Oysa bu öncelikle yaşanan bir şey. O düzeyi anlatmamız zor, çünkü kelimeleri yok. Kelimeleri edindiğimizde de (edinirsek!) işin başında değil, sonuna varmış oluyoruz. Bu iki kesimin arasında gerçek anlamda diyalog yok; ama tanışıklık var. Zaten galiba bu nedenle “diyalog” yok: çünkü neler olduğunu bilemediğim bazı göstergelerle (bunlar duyguların beşine de hitap edebilir) karşısındakinin kim olduğunu tanıyor ve diyalogun kapısını kapatıyor. Sonuç olarak iki taraf da bunu yapıyor, ama “havas” o yukarıdan havasını, “doğrusunu ben bilirim; uslu durursan sana da “öğretirim” deme “alicenaplığı”nı elden bırakmıyor; “avam” da kendini, savunmak üzere kapıyı bacayı kapatıyor. Bu arada kimin kime “abi” diyeceği filan belirlenmiş oluyor, mesajlar iletiliyor, mesajlar alınıyor.
Bu sözsüz iletişim ve tanışma düzeyini bırakıp ideolojik sistemler vb. dünyasına geldiğimizde, bugün de, “avam”ın ideolojik dünyasında dinin daha geniş, daha temel bir yer tuttuğunu görüyoruz. “Havas” dinle ilişkisini gevşetmiş. Orada “etnisite” ağır basıyor. Bu toplum heterojen bir imparatorluktan bugünlere gelmiş bir toplum olduğu için her iki temel katta da etnik farklılıklar oldukça bol. Gelgelelim, son yirmi otuz yıldır bu farklılıklar “Kürt” kimliği karşısında egemen “Türk milliyetçiliği” kimliğinde yan yana gelebiliyor. Dolayısıyla bu ideolojik dünyaların “fasad”ını (önce de) oluşturan “değerler” düzeyinde “alt kat”ta düzenleyici din, “üst kat”’ta ise ulus oluyor.
Yazının başında, bu toplumun biçimlenmesinde sınıfların toprak ya da sermaye mülkiyeti gibi “ekonomi-içi” yapılardan önce “devlet” olgusuyla her şeye damgasını vuran siyasi ölçüt olduğunu söylemiştim. Bundan, sınıflaşmayı üreten ve yeniden-üreten mekanizmanın “eğitim” olduğu sonucunu hemen çıkarabiliriz. Öyledir. “Devletlû” sınıfına “intisap” etmek eğitimden geçer. Devletin çekirdeğine doğru ilerlemek belirli bir esprit de corps paylaşmaya dayanır.
Cumhuriyet eğitiminden geçerek Cumhuriyet seçkinleri arasına girenler, bu eğitimde, kısmen örtük, kısmen de belirtik bir biçimde, İslam’a karşı eleştirel bir tavır takınmayı öğrenirler(di). Bunun temel nedeni, toplumun kalkınmasında yobaz bir “dinci” ideolojinin engelleyici bir rol oynadığı inancıdır. Benim bu yazımın asıl sorunsalı olan “alt kat/üst kat” iletişim kopukluğunu bu seçkinler 1) Halkın “cehalet”ine; 2) Kötü niyetli yobazların halkı yanıltmasına bağlayarak açıklarlar. Onların bu tavrı da kopukluğun her kuşakta yeniden üretilmesine katkıda bulunur.
“Bu ülkede dinin yeri ne olmalıdır?” Türkiye’nin ezeli sorusu, hala en temel sorusu. Gerçek bir bölücü etkiye sahip bir soru. Dolayısıyla, elbette eğitim aygıtının da başlıca sorusu ve sorunu. Mustafa Kemal 1880’lerin sonunda hangi okula gitmeliydi? Mahalle mektebine mi, Şemsi Efendi mektebine mi? Şimdi 2018’deyiz ve soru hemen hemen hiç değişmeden ortada duruyor. O zamanki ikileşmeyi Cumhuriyet rejimi “tevhid-i tedrisat” yasası çıkararak gidermişti. Tabandan gelen çeşitli baskılar imam-hatip liseleri ile yeniden ikileşme başlattı. Şimdi, AKP iktidarı ikileşmenin imam-hatip’te tevhidini planlıyor.
Cumhuriyet ve laiklik geleneksel toplumsal çatlağın merkezine din konusunu yerleştirdi. Dediğim o cephelerin birbirini “tanıma”sında din karşısında alınan tavır merkezi bir rol oynamaya başladı. Ama bu merkezi rol, dinin “her şey” olduğu anlamına da gelmiyor. Çünkü din bir kültürel düzenleyici: değerler skalasını belirliyor, ama aynı zamanda pek çok sınıfsal fenomeni de kamufle ediyor. Bu yapısıyla Tayyip Erdoğan’ın “yerli ve milli” diye öne çıkarmaya çalıştığı zihni ve kültürel tutumların temelini oluşturuyor. Öyle ki Erdoğan ve onun sözlerini tekrarlayan “koro”, “yerli ve milli” diye tanımladıkları kalıplara uymayanları “ecnebi” kılığına sokarak yabancılaştırıyor, ötekileştiriyorlar. “Ecnebi”den “hain”e zaten birkaç adımlık mesafe var.
Bu tür bir popülizmle mücadele edecek bir solcunun kendini dini bütün bir Müslüman olarak sunması gerekmiyor elbette. Ama halkın, gene Osmanlı’dan kalan deyimle söyleyelim: “avam”ın bugüne kadar çok iyi bellediği ve tanıdığı “havas” dilinden, tavrından, edasından tamamen uzak durması gerekiyor. Dindar olması gerekmiyor, ama bu, insanların dini inançlarına saygılı olmasına da engel değil. Karşısında muhatabı olacaklar büyük bir ihtimalle din uleması olmayacak. Gene de, bu tür popülizmle mücadele edecek bir solcunun dinle, İslam’la ilişkisi tamamen afaki ve kulaktan dolma olmamalı. Ne söylediğini bilerek konuşabilmeli. Sonuçta karşısındakine tamamen aykırı şeyler de söylese, bilerek konuşması onu yalınkat “laikçiler”den ayıracaktır. Bu gibi tartışmalar olacak olursa, laik ilkeleri savunan kişinin ötekini ikna etmek, bütün inanç dünyasını değiştirmek gibi bir niyeti olmadığını belli edecek şekilde davranması da önemlidir. “Ben seni ikna edeceğim”, “Benim gibi düşün” değil, “Bunları da bilerek düşün” diyebilmelidir.
Murat Belge
yesilsolparti.org
Translate
23 Mayıs 2021 Pazar
21 Mayıs 2021 Cuma
Hak, Hukuk ve Adalet...
Bitmiş davaları yeniden açıp, bir torbaya toplayan "yeni" Gezi Parkı Davası'nın ilk duruşmasında tek tutuklu sanık Osman Kavala şu beyanda bulundu.
Davaların birleştirilmesiyle, Gezi olaylarının hükümeti devirmeye yönelik bir komplo olduğu senaryosu temelinde 3,5 yıl önce başlayan yargı süreci yeni bir aşamaya girecek.
Daha önce hatırlattığım gibi Gezi İddianamesi senaryosunun telifi FETÖ üyeliğinden yargılanan Emniyet ve Yargı mensuplarına ait. İddianamenin ekinde bulunan 14 ve 15 Haziran 2013 tarihli yazılardan görüleceği gibi, Gezi olaylarının benim baş aktörlerinden olduğum bir komplo olduğu kurgusu Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’nda üretilmiş. Adalet dışı gerekçelerle gerçekleştirilen ve adaleti yanıltmak amacıyla kullanılan hukuksuz dinlemeleri yapanlar da aynı ekip. Gezi protestolarının bir komplo olduğu kurgusu iktidarca benimsendiği ve siyaseten kullanıldığı için, bu anlatıya ters düşen beraat kararlarının bozulması benim için şaşırtıcı olmadı.
Gene bu anlatı gereği, bir komplo olarak Gezi protestolarını planladığım, yönettiğim ve finanse ettiğim algısının canlı tutulması için; aleyhime hiçbir delil olmamasına rağmen, Gezi davasından beraat etmiş olmama rağmen, AİHM’nin tutuklanmamın hak ihlali olduğuna hükmetmesi ve derhal serbest bırakılmamı talep etmesine rağmen, cezaevinde tutulmam gerekli görüldü. Suçlamalar değişiyor, bayrak yarışlarında bayrağın elden ele geçmesi gibi farklı yargıçlar ve mahkemeler yere düşürmeden tutukluluğumu birbirlerine geçiriyorlar.
AİHM kararının etrafından dolanmak için icat edilmiş olduğu aleni hale gelmiş olan casusluk suçlamasıyla ilgili hiçbir bulgu olmadığını iddianameyi hazırlayan savcı da biliyor, hatta itiraf ediyor. Bir taraftan bu durumu, casusluk faaliyetlerinin çok gizli yürütülmüş olmasıyla açıklıyor. Arthur Miller’ın McCarthy döneminde kaleme aldığı “Cadı Kazanı” adlı oyunda, savcının doğası gereği görülemeyecek bir faaliyet olduğundan cadılık suçlaması için delil ve tanık aranmasına gerek olmadığını söylemesi gibi.
Diğer taraftan da, sivil toplum kuruluşlarının casusluk için kullanıldığına dair demokrasi karşıtı bir komplo teorisine başvurarak, sözlük anlamından farklı bir casusluk suçu kavramı geliştiriyor. İddianamedeki casusluk tanımı, yasalarımızdakinden oldukça farklı. Muğlaklığı ve keyfi uygulamalara müsait olması bakımından Almanya’da Nazi döneminde casusluk suçlamaları için kullanılan “Landesverrat”, yani devlete ihanet kavramını hatırlatıyor. O dönem Almanya’sında halkın vicdanına uygun biçimde hareket etmediği için cezalandırılması düşünülen kişinin eylemi yasalardaki suç tanımına girmiyor ise yargıcın görevi en kullanışlı yasayı seçerek o kişiyi cezalandırmaktı. Siyaset yargı sürecinin her aşamasında etkiliydi, halkın vicdanının ne olması gerektiğini belirlemekte, hatalı bulduğu mahkeme kararlarını düzeltmekteydi. Örneğin Nazi rejimini eleştiren rahip Martin Niemöller’in beraat kararı siyaset tarafından sakıncalı bulunduğundan, kendisi savaş bitene kadar toplama kampında tutulmuştu.
1947 yılında yürütülmüş olan Nazi dönemi yargıç ve savcılarının yargılandığı Adalet Davası’nda “suikastçının hançeri, yargı görevlisinin cübbesi altında gizlenmişti”[1] değerlendirilmesi yapılmıştı.
AİHM’nin tespit ettiği gibi yetkiyi kötüye kullanarak kişiyi özgürlüğünden mahrum bırakmak ve bu davranışı devam ettirebilmek için yasaların dışına çıkarak adaleti yanıltmak da, yukarıdaki değerlendirmeyi düşündürmektedir.
Mahkemenizin bu eyleme son vereceğini ümit ediyorum.
Osman Kavala
Davaların birleştirilmesiyle, Gezi olaylarının hükümeti devirmeye yönelik bir komplo olduğu senaryosu temelinde 3,5 yıl önce başlayan yargı süreci yeni bir aşamaya girecek.
Daha önce hatırlattığım gibi Gezi İddianamesi senaryosunun telifi FETÖ üyeliğinden yargılanan Emniyet ve Yargı mensuplarına ait. İddianamenin ekinde bulunan 14 ve 15 Haziran 2013 tarihli yazılardan görüleceği gibi, Gezi olaylarının benim baş aktörlerinden olduğum bir komplo olduğu kurgusu Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’nda üretilmiş. Adalet dışı gerekçelerle gerçekleştirilen ve adaleti yanıltmak amacıyla kullanılan hukuksuz dinlemeleri yapanlar da aynı ekip. Gezi protestolarının bir komplo olduğu kurgusu iktidarca benimsendiği ve siyaseten kullanıldığı için, bu anlatıya ters düşen beraat kararlarının bozulması benim için şaşırtıcı olmadı.
Gene bu anlatı gereği, bir komplo olarak Gezi protestolarını planladığım, yönettiğim ve finanse ettiğim algısının canlı tutulması için; aleyhime hiçbir delil olmamasına rağmen, Gezi davasından beraat etmiş olmama rağmen, AİHM’nin tutuklanmamın hak ihlali olduğuna hükmetmesi ve derhal serbest bırakılmamı talep etmesine rağmen, cezaevinde tutulmam gerekli görüldü. Suçlamalar değişiyor, bayrak yarışlarında bayrağın elden ele geçmesi gibi farklı yargıçlar ve mahkemeler yere düşürmeden tutukluluğumu birbirlerine geçiriyorlar.
AİHM kararının etrafından dolanmak için icat edilmiş olduğu aleni hale gelmiş olan casusluk suçlamasıyla ilgili hiçbir bulgu olmadığını iddianameyi hazırlayan savcı da biliyor, hatta itiraf ediyor. Bir taraftan bu durumu, casusluk faaliyetlerinin çok gizli yürütülmüş olmasıyla açıklıyor. Arthur Miller’ın McCarthy döneminde kaleme aldığı “Cadı Kazanı” adlı oyunda, savcının doğası gereği görülemeyecek bir faaliyet olduğundan cadılık suçlaması için delil ve tanık aranmasına gerek olmadığını söylemesi gibi.
Diğer taraftan da, sivil toplum kuruluşlarının casusluk için kullanıldığına dair demokrasi karşıtı bir komplo teorisine başvurarak, sözlük anlamından farklı bir casusluk suçu kavramı geliştiriyor. İddianamedeki casusluk tanımı, yasalarımızdakinden oldukça farklı. Muğlaklığı ve keyfi uygulamalara müsait olması bakımından Almanya’da Nazi döneminde casusluk suçlamaları için kullanılan “Landesverrat”, yani devlete ihanet kavramını hatırlatıyor. O dönem Almanya’sında halkın vicdanına uygun biçimde hareket etmediği için cezalandırılması düşünülen kişinin eylemi yasalardaki suç tanımına girmiyor ise yargıcın görevi en kullanışlı yasayı seçerek o kişiyi cezalandırmaktı. Siyaset yargı sürecinin her aşamasında etkiliydi, halkın vicdanının ne olması gerektiğini belirlemekte, hatalı bulduğu mahkeme kararlarını düzeltmekteydi. Örneğin Nazi rejimini eleştiren rahip Martin Niemöller’in beraat kararı siyaset tarafından sakıncalı bulunduğundan, kendisi savaş bitene kadar toplama kampında tutulmuştu.
1947 yılında yürütülmüş olan Nazi dönemi yargıç ve savcılarının yargılandığı Adalet Davası’nda “suikastçının hançeri, yargı görevlisinin cübbesi altında gizlenmişti”[1] değerlendirilmesi yapılmıştı.
AİHM’nin tespit ettiği gibi yetkiyi kötüye kullanarak kişiyi özgürlüğünden mahrum bırakmak ve bu davranışı devam ettirebilmek için yasaların dışına çıkarak adaleti yanıltmak da, yukarıdaki değerlendirmeyi düşündürmektedir.
Mahkemenizin bu eyleme son vereceğini ümit ediyorum.
Osman Kavala
Not: Saat 15.00 de verilen ara karar ile Osman Kavala'nın 2017 yılından beri süren tutukluluğu devam ediyor! 21 Mayıs 2021 Cuma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

