Translate

28 Haziran 2021 Pazartesi

Kürtler 1916-1923

 Lozan’da Kürtlerin kaderleriyle ilgili tartışma devam ederken Mustafa Kemal’in önerisiyle Kürdistan milletvekilleri ulusal kıyafetleriyle Meclis’e geliyordu.

I. Dünya Savaşı Kürt toplumunun ideolojik- politik, askeri ve ekonomik geri kalmışlığını, sosyal parçalanmışlığını derinleştiriyordu. Suat Parlar’ın tespitiyle bu duruma eklenen feodal çıkarların çelişkileri Kürtleri emperyalistler arası mücadelede stratejik bir araca dönüştürüyordu.

İngiltere, Osmanlı topraklarındaki çıkarlarına odaklanmış bir strateji izlerken Musul’a ilerleyebildi ve Irak Kürtlerine nüfuz ve haklarının verilmesi yönünde umut verdi. Ruslar bu gelişmeye karşılık 1917’de Rus-Kürt Kongresi’ni toplayarak Kürt aşiretlerinin birleşmesini savunuyordu. Ancak Bolşevik İhtilali ile birlikte bu teşebbüs te yarım kalmış oldu.

Alman Emperyalizmi ise Osmanlı’ya Asya’dan çekilip Avrupa devletleri arasındaki çıkar çekişmelerinden uzak kalarak bir Asya Devleti özelliğiyle tekrar hayatiyet kazanması gerektiğini öneriyordu.

Von Der Goltz Paşa , devletin bütün çabasının Türk unsurunun mutlak çoğunluğa sahip olduğu Anadolu coğrafyasına dayanmasını, bunun da demir yumrukla iç anlaşmazlıklara son verilip, karşı gelenlerin yok edilmesi şeklinde bir iradeyle yapılması gerektiğini vurguluyordu.

Balkanların kaybı sarsıcı etkiler yaratırken Alman stratejisi İttihatçı kadronun uygulamalarında temel belirleyici oldu. Anadolu coğrafyası korunurken, Alman emperyalizminin çıkarlarıyla uyumlu bir şekilde yayılma adına nüfusun Müslümanlaştırılması ve Türkleştirilmesi gerekiyordu.

Nitekim 1914-1915 arası Rum ve Ermeni yerleşik halklarına uygulanan tehcir, tenkil, imha ve malvarlıklarına çökme fiilleri bu zihniyetin sonucu işlenmişti.

Ancak bu politikalar sadece Rum ve Ermenilere uygulanmıyordu. Kürtler de Pan Türkist uygulamaların önünde engel oluşturuyorlardı. Rusların doğudan Osmanlı topraklarına girmesiyle birlikte Kürtlerin sevk ve iskanında yeni bir dönem başlıyordu.

Talat Paşa, 2 Mayıs 1916 tarihinde Diyarbakır vilayetine çektiği şifreli telgrafta; Kürt mültecilerin “aşiret hayatını yaşamamaları ve milliyetlerini muhafaza edememeleri için” reislerin ve nüfuz sahiplerinin efraddan ayrılarak değişik vilayetlere gönderilmesini emrediyordu.

İttihat ve Terakki, “Türkleştirme” için savaş ortamının “ mecburiyeti” gerekçesiyle nüfus hareketlerini kullanırken, karıştırma, asimile etme, eritme ve imha yöntemlerini bir arada uyguluyordu. Türk milliyetçiliğinin gecikmişliğinin bu şekilde telafi edileceği düşünülüyordu.

Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nı örgütlerken, İngiliz-Fransız emperyalizminin güven vermeyen politikaları karşısında Kürt ve Arap halklarının bölgedeki direniş hareketlerini emperyalist ülkelere karşı kullandı. Sevr’in etkisinin yitirilmesinde Doğu halkları önemli bir rol oynadılar.

Parlar’ın tespitiyle; Kemalistler İngiltere’ye karşı hem Bolşevik kartını hem de Kürt ve İslam kartlarını ellerinde bulunduruyorlardı. I.Dünya Savaşı’nın başladığı yıllarda Osmanlı halklarının çoğu ulusal devletlerini kurarken, Kürtler Türklerle birlikte hareket etmeyi tercih ettiler. Nitekim Mustafa Kemal, Kürt önderlerine yazdığı mektuplarda emperyalistlere karşı İslam dini için birlikte mücadele etme ve ortak devlet kurma sözü verdi.

22 Ekim 1919 tarihli Amasya protokollerinden ikincisi Kürtlerin Osmanlı’da Türklerle birlikte ana unsur olduğu kabulüne yer veriyordu. 24 maddelik 1921 Anayasasının 12 maddesi özerklik düzenlemeleriyle ilgiliydi. Fakat bunlar fiiliyata geçirilmeyecek ve 1924 Anayasası ile katı bir merkeziyetçiliğe yelken açılacaktı.

1921 Anayasası'nın kabulünden sonra Koçgiri civarındaki Kürtlerin taleplerine (ki bu talepler arasında özerkliğin yanı sıra, Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan cezaevlerindeki Kürtlerin salıverilmesi, Kürtlerin çoğunlukta bulunduğu illerden Türk memurların çekilmesi, Koçgiri yöresine gönderilen birliklerin geri çekilmesi gibi hususlar vardır) Ankara’nın cevabı, Merkez Ordu Komutanı Nurettin Paşa’yı konuyla ilgilenmesi için görevlendirmek oldu.

Bir ayaklanmaya dönüşmüş bulunan bölgedeki rahatsızlık, acımasızca bastırıldı. O kadar ki, Nurettin Paşa’nın sert uygulamaları Meclis’teki Koçgiri görüşmeleri sırasında eleştiri konusu yapıldı. Meclis’te Kürt vekiller asıl suçlunun hükümet ve ordu olduğunu, isyancılara çok sert davranıldığını öne sürerken, vekiller arasında şiddetli tartışmalar yaşandı.

Mustafa Kemal Nutuk’ta; Meclis’in Nurettin Paşa’nın görevden alınmasına ve yargılanmasına karar verdiğini ancak Fevzi Çakmak ile görüştükten sonra Nurettin Paşa’yı Meclis’te savunduğunu ve ağır bir işleme maruz kalmaktan kurtardığını, 8 ay sonra da Birinci Ordu Komutanlığı’na getirdiğini belirtmekte.

Mustafa Kemal’in Meclis’teki Kürt milletvekilleriyle anlaşmazlığı, sonraki dönemlerde bu milletvekillerinin tasfiyesi sonucunu verdi. Nitekim Meclis’te “Arkadaşlar ben Kürdüm, Kürdoğlu Kürdüm. Fakat Türkiye’nin tealisini (yükselmesini), Türkiye’nin şerefini, Türkiye’nin terakkisini (gelişmesini) temin eden Kürtlerdenim.” diyen Bitlis vekili Yusuf Ziya Bey ikinci dönem Meclis’e giremeyecek, daha sonra Şeyh Sait İsyanı’nı başlatacak olan Azadi Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer alacaktı. Şeyh Sait İsyanı ise, genç Cumhuriyet’in Kürt paranoyasının temelini oluşturacak travmanın adıydı.

İsmet İnönü Lozan’da, bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını savunan İngilizlere, ortak devlet teziyle karşı çıkıyor, kurulacak Kürt devletinin bir sömürge olacağını, soylu Kürt halkının bunu asla kabul etmeyeceğini belirtiyordu.

Lozan’da Kürtlerin kaderleriyle ilgili tartışma devam ederken Mustafa Kemal’in önerisiyle Kürdistan milletvekilleri ulusal kıyafetleriyle Meclis’e geliyor, Lozan’a bir telgraf çekme kararı alıyorlardı. Telgrafta ortak meclis ve ortak devlet vurgusuyla ayrı bir Kürt devletinin kurulmasına karşı oldukları belirtiliyordu.

Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanması ve yeni devletin tanınmasıyla birlikte rejim, Lozan’da sunduğu gerekçelere tamamen aksi yönde hareket etmekten çekinmedi. Artık Kürt varlığının her alanda yok edilmesi temel devlet politikası haline gelecekti. Nitekim 1925’te Lozan’a telgraf çeken Kürt milletvekilleri Hasan Hayri bey ve Yusuf Ziya bey Şeyh Sait İsyanı’na katıldıkları gerekçesiyle İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp idam edileceklerdi.

Kısacası Lozan sonrası süreçte devletin Kürt siyaseti tekrar şekilleniyordu.

Kaynakça : Ahmet Kahraman -“Kürt İsyanları” Evrensel Basım Yayım, İstanbul, 2003- Erik Jan Zürcher -“Modernleşen Türkiye’nin Tarihi” İletişim, İstanbul, 2013- Faik Bulut -“Devletin Gözüyle Kürt İsyanları” Yön Yayıncılık, İstanbul, 1991- Fuat Dündar - “Modern Türkiye’nin Şifresi”, İletişim, İstanbul, 2008- İsmail Beşikçi -“Kürtlerin Mecburi İskanı”, Emre Yayınları, İstanbul, 2004- Kazım Karabekir -“Kürt Meselesi” Emra Yayınları, İstanbul, 2004- Suat Parlar- “ Türkler ve Kürtler” Bağdat Yayınları,İstanbul,2005

Kürtler (3): 1916-1923

22 Haziran 2021 Salı

İsviçre referandumundan çıkarılacak ‘ders’

 İsviçre ya da resmi adıyla İsviçre Federasyonu siyasal yapılanma ve yönetim sistemi açısından oldukça özgün bir özelliğe sahip. Siyaset bilimciler ne der bilmem ama parlamenter demokrasinin öğeleri olan meclis ve konseylerle birlikte sık sık uygulanan referandumlar, İsviçre’yi doğrudan demokrasi ile temsili demokrasi arasında bir kesite oturtuyor gibi görünüyor.

Uygulanan referandumların bazılarından bizim, yani İsviçreli olmayanların hiç haberi olmuyor. Fakat bazıları İsviçre dışında da ses getiriyor. Tıpkı 13 Haziran 2021’de yapılan referandum gibi. Bilindiği üzere referandumlarda halka soru ya da sorular sorulup o sorulara ilişkin olumlu (evet) ya da olumsuz (hayır) yanıtlardan birini seçmeleri istenir. Sözünü ettiğimiz referandumda da İsviçrelilere beş farklı soru soruldu. Bu soruların içerikleri ve her bir soru için referandumda çıkan sonuçları bir tablo olarak özetledim.

Görüldüğü gibi referandumdan iki kabul ve üç ret kararı çıktı. Şimdi isterseniz bu kararların ne anlama geldiğini biraz daha yakından bakalım.

Sera gazı emisyonlarının azaltılmasına ret

Bana göre en önemli referandum konusu CO2 yasası idi. Aslında yasanın tam adı Sera Gazı Salımlarının Azaltılması Hakkında Federal Yasa (Federal Act on the Reduction of Greenhouse Gas Emissions). İsviçre iklim krizinden ciddi şekilde etkileniyor. Sıcak dalgaları, kuraklık ve seller çok daha sık görülüyor. Kışın daha az yağan kar özellikle kış turizmini olumsuz yönde etkiliyor. Bu nedenle Federal Konsey ve Parlamento yukarıda adını belirttiğim mevcut yasada değişiklikler yaparak İsviçre’nin sera gazı salımlarını daha da azaltmayı amaçladı. Revizyon finansal teşviklerden yeni teknolojilere, iklim dostu davranışların ödüllendirilmesinden sık uçak yolculuğu yapmak gibi nedenlerle daha fazla sera gazı salımına yol açanların daha fazla ödemesine, elektrikli araçların teşvikinden petrol tüketen araçların daha az yakıt tüketme zorunluluğu ile karşı karşıya kalmasına kadar değişik önlemleri içeriyordu. Fosil yakıt lobisinin önderliğindeki revizyon karşıtları bu yasa revizyonunun referanduma götürülmesini istediler. Sonuçlar revizyon karşıtlarının sevinmesine yol açtı, bu kesin.

Pestisitler de kaldı

Bir diğer önemli konu pestisitler. Pestisitlerin insan merkezli bakış açısıyla ‘istenmeyen’ ve ‘zararlı’ olarak tanımlanan organizma ve patojenlere karşı kullanılan ilaçlar olduğunu hatırlatmakta yarar var. Pestisitlerin yapımında doğal organik ve inorganik maddelerden petrol yağlarına, sentetik organik maddelerden klorlu hidrokarbonlara kadar pek çok şey kullanılıyor. Pestisitler çoğunlukla tarımda kullanılsa da, kent parklarından konut ve site bahçelerine, altyapı (demiryolu vb.) tesislerinin korunmasından gıda üretim ve işlemesine kadar yaygın bir kullanım alanına sahip. Yazın gelmesiyle birlikte belediyelerin yerleşim alanlarında araçlarla yaptığı sinek ilaçlamalarında kullanılan uçucuların da pestisit olduğunu ekleyelim. İsviçre, bu referandumda yapay maddelerden yapılan pestisitlerin kullanımının yasaklanmasını oyladı. Kabul kararı çıksaydı, yurt dışından yapay pestisit kullanılarak üretilen maddelerin ithalatı da yasaklanmış olacaktı. Tasarı, bu yasağın 10 yıllık süre ile uygulanmasını öngörüyordu ve bu sürede Federal Konsey’in ortaya çıkabilecek zorunlu durumlarda (gıda temini krizi, insan sağlığıyla ilgili tehditler vb.) istisnai kararlar alma hakkı saklı kalacaktı.

Temiz içme suyu ve sağlıklı gıda tasarısı da temelde çiftçilerle ilgiliydi. İsviçre’de federal hükümetten sübvansiyon almak isteyen çiftçilerin bazı çevresel koşullara uyması gerekir. Tasarı bu koşulların yeterli olmadığından hareketle hazırlandı. Tasarıya göre mevcut tarım sistemi çevreye zarar veriyor ve içme sularını kirletiyordu. Bu nedenle sübvansiyon almak isteyen çiftçilerin tarımsal ilaç kullanmamalarını, hayvanlarda önleyici amaçlarla ve düzenli olarak antibiyotik kullanımından uzak durmalarını ve hayvanlarını yalnızca kendi çiftliklerinde ürettikleri yemlerle beslemeleri koşullarını getiriyordu referandum konusu tasarı. Doğrudan sübvansiyon almayan çiftlikler ise bu tasarıdan etkilenmeyecekti.

Covid-19 ve terörle mücadele tasarısına ‘evet’

Kabul edilen iki tasarıdan ilki Covid-19 Yasası. Bu yasa Federal Konseye Covid-19’la mücadele ve salgının toplum ve ekonomi üzerindeki etkilerini azaltma konusunda bazı ek yetkiler getiriyor. Kabul edilen ikinci tasarı olan Terörle Mücadelede Polisiye Önlemler Federal Yasası ise yetkililere, terör riski taşıyan (!?) kişilere karşı bildirimde bulunma, yurt dışı çıkış yasağı ve ev hapsi gibi ek önlemler alma yetkisi tanıyor.

İsviçre Avrupa’nın göbeğinde, farklı kültürlerden insanların bir arada yaşadığı (nüfusun %30’un İsviçreli değil), farklı dillerin (ağırlıklı olarak Almanca ile birlikte Fransızca, İtalyanca ve çok düşük oranda Romanşça) konuşulduğu, 8 milyon 500 bin nüfusa, kişi başına yaklaşık 100 bin $ (nominal) GSMH’ye sahip bir refah ülkesi. Uluslararası ilişkiler açısından hiç düşmanı olmayan, 2020 insani gelişmişlik sıralamasında Norveç’ten sonra ikinci sırada yer alan bir ülke İsviçre. Dünyanın bugünkü yapısına bakıldığında, milyarlarca insanın İsviçre’de yaşamak için veremeyeceği çok az şey olsa gerek. Ama o ülkede topu topu 8 milyon 500 bin kişi yaşıyor ve bu kişiler 21 Haziran referandumunda bencilliğin anıtı sayılabilecek kararlara imza atıyor. Petrol lobisinin; kalkınma, daha çok kalkınma, en çok kalkınma çılgınlığının esiri olup, dünyaya hiç değilse umut aşılayacak yaşamsal önlemleri almaktan imtina ettiler.

‘Zehirli’ insan bencilliği gelişmişlik tanımıyor

Dünya üzerinde, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülke (Paris Anlaşması’nın tarafı olmama -sözde- gerekçemizi hatırlayalım) iklim krizi başta olmak üzere, yaşanan çevresel yıkımlara karşı önlem almama konusunda hep az gelişmişliği ve diğerlerinin daha çok gelişmişliğini gerekçe gösteriyor. “Dünyayı kirleten onlar, biz niye onlar gibi önlem alalım?” diyor. Fakat ne yazık ki kimse dünyayı kirleten, doğayı yok eden, yaşamı kaçınılmaz bir sona sürükleyen asıl nedenin zengin-yoksul ayırt etmeden hepimizin zihinlerine yerleşmiş olan kirli ‘insan bencilliği’ olduğunu kabule yanaşmıyor.

Sırf insan olduğumuz için kendimizi dünyanın geri kalanından, tüm diğer canlılardan üstün sayan kültürel değerlerimizin altına odun atmaya devam ediyoruz. Ruhlarımızı bencilliğin en uç noktasına taşıyan bu zehir, “bana dokunmadığı sürece hiçbir çevresel yıkım benim sorunum olmaz”; “acı çeken, aç kalan, su bulamayan başka hiçbir insan beni ilgilendirmez”; “yok olan, nesli tükenen bitkilerden, hayvanlardan, habitatlardan bana ne” düşüncesini zihnimizin en derin noktalarına ısrarla kazımaya devam ediyor.

Evet, İsviçre referandumu ile reddedilen tasarılar kabul edilse bile dünya kurtulmayacaktı. İsviçre’nin dünyayı kirletmek konusundaki karnesinin toplam içindeki payı Amerika ya da Çin değil elbette. Fakat en azından bir örnek oluşturacaktı bu kararlar, bir umut yaratacaktı. Oysa İsviçreliler terör ve salgın gibi kendi ‘yüksek menfaatleri’ni yakından ilgilendiren, kendilerini ayrıcalıklı bir dokunulmazlığa kavuşturacak konularda kabul oyu kullanmayı tercih ederken, tüm insanlığa, tüm yaşama umut olacak ama kendi menfaatlerini az da olsa törpüleyecek konularda ‘zehirli insan bencilliği’ni göstermekte tereddüt bile etmediler. Bence İsviçre referandumundan çıkarılacak en önemli ders budur.

Cihan Erdönmez
Yeşil Gazete


Yukarı