Translate

12 Mart 2022 Cumartesi

Öncesi ve sonrasıyla 12 Mart Muhtırası

Yarım yüzyıl önce, bugün, Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı ile Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları, parlamentoya ve hükümete karşı ortak imzalı bir ‘muhtıra'(1) yayınladı.

Komutanlar, parlamento ve hükümetin tutumunun ülkeyi anarşi, kardeş kavgası ve ekonomik ve sosyal huzursuzluk içine soktuğunu ileri sürüyor ve buna bir önlem olarak ‘partilerüstü anlayış ve Atatürkçü görüşle, anayasanın öngördüğü reformları ele alacak yeni bir hükümetin’ kurulmasını istiyorlardı. 

Üç maddelik kısa muhtıranın son maddesine göre, “bu husus tahakkuk ettirilmediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri idareyi doğrudan doğruya almaya kararlı” idi. 

Muhtıra, öğle ajansında radyolardan okundu. (O zaman Türkiye’de televizyon henüz deneme yayınları yapıyordu). Akşam 17.30’da Başbakan Süleyman Demirel, muhtıranın anayasa ve hukuk devleti kurallarına aykırı olduğunu belirterek görevinden istifa etti. 

Meclis’te sessizlikle karşılanan muhtıranın, parlamentoyu itham eden cümlelerine Başkan Tekin Arıburun Senato’yu açış konuşmasında karşı çıktı. Ancak muhalefetin çoğunluğu muhtırayı destekliyordu. Milli Birlik Grubundan(2) Mucip Ataklı, “Silahlı Kuvvetlerin devrimci isteklerini parlamentonun basiretle değerlendireceğini umduklarını” söyledi. Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS), Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT), Türk Hukuk Kurumu, Devrimci Gençlik Federasyonu, Türk İş, Disk muhtırayı olumlu karşılayanlar arasındaydı.

Üniversite öğretim üyelerinden bazıları muhtırayı destekleyen açıklamalar yaptı. Cumhuriyet’te İlhan Selçuk, 14 Mart tarihli yazısında muhtırayı ‘devrimci çizgide olumlu bir adım’ olarak niteliyor; Devrim Dergisinde Uğur Mumcu, “Erkekseniz Karşı Çıkın” başlıklı yazısında Meclisteki sessizliği alaya alıyordu.

Sol yanda yer alanlardan sadece iki deneyimli isim muhtıraya temkinli yaklaştı. Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran, demokrasi açısından kaygılarını belirten bir açıklama yaptı. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, 15 Mart’ta partisinin ortak grup toplantısında, komutanların hükümete ne yapmalarını takdir ve zorunlu bir tedbir olarak teklif ve ısrar etmesini doğru bulmadığını söyledi. 

Muhalefetin büyük çoğunluğu, kısa sürede pişman olacakları bir yanılgı içindeydi.

Bu yanılgının perde arkasında, son hafta içinde Silahlı Kuvvetlerde yaşananlar hakkındaki bilgisizlik yatıyordu. 

12 Mart Muhtırası, aslında 9 Mart’ta yapılması planlanan radikal bir darbeyi önleyen ve kısa sürede planlayanların aleyhine dönüştüren bir karşı hamleydi. 

Gerçekten, ordu içinde aralarında general rütbesinde olanların da bulunduğu bir grup subay ve onlarla fikir birliği içinde olan bir grup -maceracı- siyasetçi ve yazar, 9 Mart’ta TBMM’ye ve hükümete son veren bir darbe yapacak, yönetime kalıcı biçimde el koyacak, Milli Demokratik Devrim’i (MDD) gerçekleştirecek, -iddialarına göre- Türkiye’yi bu yoldan kalkındıracaklardı. 

9 Mart darbesini planlayanlara göre, Türkiye’nin çok partili sistem ve seçimlerle gelişmesi mümkün değildi. MDD’cilere göre, 1960’da 27 Mayıs Darbesi yapılmış, DP kapatılmış, milletvekilleri ve bakanları cezalandırılmıştı; fakat 10 yıl içinde DP’nin devamı olduğu belli bir parti yine iktidardaydı. Onlara göre DP de, AP de tutuculuktan öte gerici partilerdi ve hep onların kazandığı demokrasi, Türkiye için çıkmaz bir yoldu.

MDD’ciler bir süredir sivil toplum örgütleri ve meslek kuruluşları ile gençlik arasında taban oluşturmuşlar, bu örgütlerde ‘demokrasiyi vazgeçilmez yöntem olarak benimseyenleri’ büyük ölçüde tasfiye etmişler, etkisizleştirmişlerdi. Gazete ve dergilerde önemli yazarlar darbenin fikri temellerini atıyordu. Örneğin, tanınmış bir yazar, bazı gençlerin örgütsel propoganda için -kimliklerini gizlemeden- yaptıkları bir banka soygununu, “banka soymak, banka kurmaktan daha büyük suç değildir,” diye cesaretlendirebiliyordu.

9 Martçılar, askerler ve siviller arasında yeterince örgütlendiklerine inanarak, Ordu üst kademesinden destek bulmaya çalıştılar. Bir süre sonra, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler ‘Selim Bey’, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ‘Yavuz Bey’, Korgeneral Atıf Erçıkan ‘Erçil Bey’ kod adlarıyla ‘kendilerindendi’. ‘Nuri Bey’ kod adıyla Tümgeneral Celil Gürkan zaten harekatın merkezindeydi.

1971 Mart’ının ilk haftası Ankara’nın komuta merkezlerinde olağanüstü toplantılarla doluydu. Ancak, darbe planının içinde bulunmayan Genelkurmay, bütün hazırlıklardan haberdardı. Sonrada ortaya çıktığına göre, Korgeneral ‘Erçil Bey’ bütün çalışmaları yukarıya bildiriyordu. 

Genelkurmay’ın 9 Mart planından haberdar olması Kuvvet Komutanlarının duraksamasına yol açtı. 9 Mart akşamı Hava Kuvvetleri Karargahında yapılan toplantı karara varılmadan dağıldı. 10 Mart’ta Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, kuvvet komutanlarının yanısıra bütün ordu komutanlarını topladı. 11 Mart’ta Yüksek Askeri Şura toplandı. Toplantı sonrası Tağmaç, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’la görüşmeye gitti.

Ertesi gün öğle ajansında radyolarda, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının ortak imzasıyla ‘muhtıra’ okundu. Kara ve Hava Kuvvetleri Komutanları, 9 Mart darbesinden vazgeçmişler, buna karşılık komuta kademesiyle hükümetin istifasının istenmesi ve yeni bir hükümetin kurulmasında anlaşmışlardı. 

12 Mart’ın ilk günlerinde birtakım ‘sol’ çevrelerin destekçi tutumu, muhtırada anayasanın öngördüğü reformlardan söz edilmesinden ve metnin altında Kara ve Hava Kuvvetleri komutanlarının adlarını görmekten kaynaklanıyordu.  

Ancak, aldananlar sadece onlar değildi. Bir dolu heyecanlı ‘devrimci’ genç, darbecilerin yolunu açmak için ortamın hazırlanmasına çalışıyor, gösteri niteliğinde banka soyuyor, yabancı askerleri kaçırıyorlardı. 16 Mart’ta, bu tür suçlardan aranan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan (ve kısa bir süre sonra  Hüseyin İnan) yakalandı. Aynı gün, içlerinde Mahir Çayan’ın da bulunduğu ileri sürülen bir grup İstanbul Erenköy’de banka soyuyordu. 

17 Mart’ta, 9 Mart darbe hazırlığıyla ilgisi olduğu ileri sürülen 4 general, 1 amiral, 8’i kurmay olmak üzere 35 albay emekliye sevk edildi. Taraflar belli olmuş, muhtıracılar sol gösterip sağ vurmuştu. Emekliye sevk kararnamesini, henüz yenisi kurulamadığından, istifa eden hükümet üyeleri  imzaladı. 

19 Mart’ta Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, TBMM’deki parti genel başkanları ile görüşerek CHP Kocaeli Milletvekili Prof. Nihat Erim’i -partisinden ayrılması koşuluyla- hükümeti kurmakla görevlendirdi. Nihat Erim, tanınmış, önde gelen bir CHP’liydi.

21 Mart’ta CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit, CHP’nin hükümete bakan vermesine karşı çıkarak ve bu konuda İsmet İnönü ile görüş ayrılığına düştüklerini söyleyerek görevinden istifa etti. Ecevit haklıydı; 1957 seçimde %41’e çıkan CHP’nin oy oranı , 27 Mayıs darbesinden sonra, 1961’de  %36’ya gerilemiş, CHP, darbenin yanında görünmenin bedelini ödemişti. Ecevit, benzer bir görüntünün CHP’yi yine gerileteceğini düşünüyordu.

Nihat Erim, “reformları gerçekleştirecek bir teknokratlar kabinesi” kurduğu iddasıyla yola çıktı. Ancak asayiş olayları, banka soygunları, fidye için insan kaçırmalar durmak bilmiyor, gündemi işgale devam ediyordu. Dönemin tanınmış yazarlarından Ali Gevgilili’nin deyimiyle “1971 Türkiyesinde küçük burjuva ilericiliği, bir gün tarihin ancak çılgınlık yargısını verebileceği her çeşit serüveni deniyordu.” 
 
17 Mayıs’ta İsrail Konsolosu Efraim Elrom’un Mahir Çayan ve arkadaşları tarafından kaçırılması ve -faili tartışmalı- öldürülmesi, büyük güvenlik operasyonlarına ve hükümetin -reformlar yerine- tümüyle bu olayları önlemeye odaklanmasına yol açtı.

Aslında, muhtırada ve hükümetin söyleminde yer alan ‘anayasanın öngördüğü reformlar’ ifadesi de oldukça tartışmalı ve inandırıcılıktan uzaktı. Muhtıranın birinci imza sahibi olan Orgeneral Tağmaç, uzunca bir süredir anayasadan şikayetçiydi. Kısa süre sonra olaylar, anayasanın öngördüğü reformların yapılması değil, anayasanın öngördüğü özgürlüklerin kısıtlanması doğrultusunda ilerledi.(3) 

12 Mart dönemi, ülkeye her açıdan büyük zarar verdi. Asılsız suçlamalarla öğretim üyeleri, yazarlar, aydınlar tutuklandı. Üç genç insan -kimseyi öldürmememişlerdi- siyasi bir hırs ve öfkenin kurbanı olarak idam edildi. Nice insan, sonu baştan belli, anlamsız çatışmalarda canını yitirdi.

Ama, 12 Mart’a giden yolu 9 Mart girişiminin açtığı gerçeği hiçbir zaman yeterince tartışılmadı. 9 Mart darbe girişimi olmasa, 12 Mart muhtırası olmayacaktı. MDD’cilerin demokrasiyi beğenmeyen, halk oyunun sağduyusuna inanmayan ve gelenekçi-liberal siyasi partileri bile ‘gerici’ sayan tutumu ve darbe girişimi, Türkiye’ye ağır bedeller ödetmekle sonuçlandı.

9 Mart girişiminin önderlerinden iki kuvvet komutanı 1972’de ve 1980’de sıra ile cumhurbaşkanı adayı oldular. Generaller, albaylar ve yazarlar, -en azından 12 Eylül darbesine kadar- oldukça konforlu yaşadılar. Onlara inanan bir dolu ‘devrimci’ genç, inanç, heyecan ve hayallerinin bedelini canlarıyla ödediler. 

Türkiye sosyalist hareketinin demokrasiye inançla bağlı, en saygın isimlerinden Mehmet Ali Aybar’ın TBMM kürsüsünde söylediği gibi, tarihin tecrübesi, bir kez daha şiddetin ve anarşinin hep sağcılaşmanın, otoriterleşmenin işine yaradığını göstermişti.

1980 12 Eylül darbesinden yıllar sonra anılarını yazan Orgeneral Muhsin Batur’un bir saptaması da oldukça çarpıcıdır: “Gariptir, bazan hem aşırı solcular, hem iş çevreleri askeri müdahaleyi ister. Tabii sonuçta solcular kaybeder, iş çevreleri kazanır.”(4)

9 Mart darbe girişiminden de, 12 Mart darbesinden de çıkaracağımız çok ders var.

Ancak Türkiye siyaseti hiçbir zaman bu derslerden ibret almayı, daha da önemlisi, hiçbir darbe yahut darbe girişim ile yüzleşmeyi başaramadı. 

artigercek.com - Ertuğrul Günay



27 Şubat 2022 Pazar

Rusya’nın Ukrayna’ya ‘tecavüz’ü kaçınılmaz mıydı?

Slavoj Zizek - Bu ayın başlarında düzenlediği bir basın toplantısında Vladimir Putin, Ukrayna hükümetinin Minsk anlaşmasından hoşnut olmadığını belirterek, “Beğen ya da beğenme, bu senin görevin güzelim” dedi.
Bu sözlerin bazı tanıdık cinsel çağrışımları bulunuyor: Putin, Sovyet dönemi punk rock grubu Red Mold’un “Tabuttaki Uyuyan Güzel” şarkısından alıntı yapıyor: “Yanına süzüldüm ve sikiverdim tabutta uyuyan güzeli. İster beğen, ister beğenme, sen uyu güzelim.”

Her ne kadar Kremlin basın temsilcisi, Putin’in eski bir folklorik anlatıya atıfta bulunduğunu iddia etse de Putin’in Ukrayna’ya nekrofili ve tecavüz atıflarında bulunduğu apaçıktır. 2002’de Putin, Batılı bir gazetecinin sorusuna şu yanıtı vermişti: “Eğer gerçek bir radikal İslamcı olmak istiyorsanız ve sünnet olmaya da hazırsanız, sizi Moskova’ya davet ediyorum. Biz çok mezhepli bir ülkeyiz. Bu alanda [sünnet] uzmanlarımız var. Öyle bir ameliyat edin ki, daha sonra orada başka hiçbir şey büyümesin diye tavsiyelerde bulunacağım”; bu son derece saldırgan bir hadım etme tehdididir.

Putin ve Trump’ın edepsizlik konusunda kanka olmalarına şaşmamalı. Bu noktada en sık duyacağınız karşı argüman, Putin ve Trump gibi politikacıların en azından ne demek istediklerini açıkça söyledikleri ve ikiyüzlülükten kaçındıkları olur. Ancak burada tüm kalbimle ikiyüzlülüğün tarafındayım: bu biçim (ikiyüzlülük) asla sadece bir biçim değildir, içeriğin bir parçasıdır, öyle ki biçimi elden bıraktığımızda içeriğin kendisi vahşileşecektir.

Putin’in müstehcen sözleri, basında “adil bir ülkeye tecavüz” tehdidi şeklinde lanse edilen Ukrayna krizinin arka planına karşı okunmalıdır. Günümüzün altüst olmuş dünyasında krizin ciddi olduğunu kanıtlarcasına; bu krizin karikatürize yönleri de yok değil. Sloven siyaset analisti Boris Čibej, 2022’nin başında Ukrayna çevresinde yaşanan gerilimlerin gülünç karakterine dikkat çekmişti: “Saldırıya geçmesi beklenenler / diğer bir deyişle Rusya / saldırmaya niyetleri olmadığını söylüyorlar, durumu sakinleştirmek ister gibi davrananlarsa savaşın kaçınılmaz olduğu konusunda ısrar ediyor.”

Buradan devam edebiliriz: Geçtiğimiz haftalarda, Ukrayna’nın hamisi ABD, savaşın her an patlayabileceği konusunda uyarıda bulunurken, Rus saldırısının kurbanı olması beklenen Ukrayna cumhurbaşkanı, halkı savaş histerisine karşı uyarıp sükûnet çağrısında bulunuyordu.

Bu durumu tecavüz vakasına çevirmek kolay. Ukrayna’ya tecavüz etmeye hazır olan Rusya, bunu yapmak istemediğini iddia ediyor; ama Ukrayna’dan seks için rıza alamayacak olursa tecavüz etmeye hazır olduğunu da ancak satır aralarında açıkça belli ediyor (Putin’in saldırgan sözlerini hatırlayın). Dahası, Rusya Ukrayna’yı tecavüze kışkırtmakla suçluyor.

Ukrayna’yı tecavüzden korumak isteyen ABD, kendisini Sovyet-sonrası devletlerin koruyucusu olarak ileri sürebilmek için yaklaşan tecavüz tehdidi var diye alarm zillerini çalmaya başladı bile. Bu korumacılık bize, kendi nüfuz alanındaki mağaza ve restoranlara, kabul etmedikleri takdirde başlarına her türlü iş gelebileceğine dair örtük bir tehditle hırsızlığa karşı “koruma” sunan yerel bir mafyayı hatırlatıyor…

Tecavüz tehdidinin hedefindeki Ukrayna, ortalığın tecavüz diye velveleye verilmesinin Rusya’yı gerçekten teşvik edebileceğinin farkında olarak, ABD’nin çaldığı alarm çanlarının endişesiyle sakin kalmaya çalışıyor.

Peki, öngörülemeyen tehlikeleriyle bu çatışmanın ardında yatan nedir? Ya bu çatışma iki eski süper gücün artan gücünü yansıttığı için değil de tam tersine onların artık gerçek küresel güçler olmadıklarını kabul edemediklerini kanıtladığı için bu kadar tehlikeliyse?

Soğuk Savaş’ın zirvesindeyken Mao Zedong, ABD’nin sahip olduğu onca silahla kendisini dev aynasında gördüğünü söylerken, böyle kâğıttan kaplanların kendine güvenen gerçek kaplanlardan daha tehlikeli olabileceğini eklemeyi unutmuştu.

Afganistan’dan çekilme fiyaskosu, ABD egemenliğine yönelik bir dizi darbenin yalnızca sonuncusuydu; ve Rusya’nın Sovyet imparatorluğunu yeniden inşa etme çabası, Rusya’nın şu anda çürümekte olan zayıf bir devlet olduğu gerçeğini örtbas etmeye yönelik umutsuz bir girişimden başka bir şey değil. Tıpkı gerçek tecavüzcülerde olduğu gibi, tecavüzler de saldırganın acizliğine işaret eder.

İlk olarak, şayet paralı askerleri Suriye iç savaşı, Kırım, Orta Afrika ve Bosna’daki Sırp Cumhuriyeti operasyonları da dahil olmak üzere çeşitli çatışmalarda yer alan bir Özel Askeri Şirket olan Wagner grubunun muzır rolünü göz ardı edecek olursak; tecavüz eyleminin Rus ordusunun Ukrayna’ya doğrudan girişiyle beraber artık, bu acizlik artık aşikâr durumdadır. Rusya Savunma Bakanlığı’nın Rus hükümetinin inkârını gerektiren çatışmalarda kullandığı silahlı bir birimi olan bu anonim paralı asker grubu, yıllarca Donbass’ta Ukrayna’ya karşı “kendiliğinden” direnişi örgütleyerek faaliyet gösterdi (tıpkı daha önce Kırım’da yaptıkları gibi).

Ukrayna’nın maruz kaldığı tecavüze tanık olmak zorunda kalan ülkelerden bizler, tecavüzün kastrasyon yöntemiyle engellenebileceğini bilmeliyiz. Bu nedenle, uluslararası toplumun; onları mümkün olduğunca görmezden gelerek ve marjinalleştirerek, sonrasında küresel otoritelerinin artık hiçbir şeyi büyütemeyeceğinden emin olarak, Rusya’yı hadım edecek bir operasyon gerçekleştirmesini tavsiye etmeliyiz.

24 Şubat 2022

*Zizek, “kastrasyon”/“hadım” metaforunu Putin’in cinsiyetçi söylemine nazire yaparak kullanmaktadır; öte yandan tecavüzün yalnızca cinsel bir dürtünün açığa vurulmuş biçimi olmadığını ve kimyasal hadımın bir çözüm olarak savunulamayacağını bilen bizler, metaforun yersizliğine dair not düşme ihtiyacı duyuyoruz; -çevirenin notu.

[spectatorworld.com’daki İngilizcesinden Sena Çenkoğlu tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]
Yukarı